Ana içeriğe atla

MUTLU MUSUNUZ ? - II -



Bazı konular vardır ki, kitlelerce üzerinde ortak bir paydada buluşulması neredeyse imkânsızdır. Çünkü herkesin farklı bir yorumu vardır. Örneğin, aşk, aldatma gibi konular bunların başında gelir.

Bu gibi durumlarda, değişmez, standart, genel kabul gören mutlak tanımlar yapılamaz. Birinin söylediğine diğeri hemen karşı çıkabilir ve söylenecek sözü eksik kalanlar daima olur.

Burada önemli olan şunu fark edebilmektir; birisinin söylediği doğruyken, aksini söyleyenin de doğruyu söyleyebileceğidir. İşte mutluluğun tanımı söz konusu olduğunda, kitlelerce üzerinde ortak bir paydada buluşulması neredeyse imkânsız gibidir.

Bir önceki yazımızda bazı artı değerlere sahip bir bayan arkadaşımın, sahip olduğu bu özelliklere rağmen mutluluğu yakalayamadığından bahsetmiştim. Durumu size aktarırken bile subjektivite batağına saplandığımın farkındasınızdır umarım.

Çünkü bir önceki cümlemde ondan bahsederken ‘sahip olduğu özelliklere rağmen mutlu olamadığından’ bahsediyorum. İyi de sahip olduğu özelliklerin onu mutlu kılması gerektiği konusunda hangi hakla yorum yapabiliyorum? Finans sektöründe faaliyet gösteren ve kariyer basamaklarına tırmanmaya başlayan bayan belki de küçüklüğünden beri bir moda dergisine editör olmak istiyordur.

Bu koşullarda onun mutlu olmasını sırf bazı şeylere sahip olduğu için beklemek saçmalık değildir de nedir? Hem 'birilerinin mutluluğu daima başka birilerinin mutsuzluğu üzerine' kurulu değil midir?

Bir sınavı kazanamayanlar olmasa, kazananlar sevinebilir mi? ya da Milli Piyango’da kaybedip üzülenler olmasa, birileri büyük ikrâmiyeyi alabilir mi?

Şimdi 'farkındalık düzeyiyle' mutluluk/mutsuzluk ilişkisine bakalım. Hipotetik olarak, köyde yaşayan ve dünyayla irtibatı olmayıp, birçok olayın da farkında olmayan bir çobanın mutsuz olması için fazlaca da bir sebep yoktur.

Bu çoban, ne zaman ki diğer köylerdeki çobanların yaşam tarzları, sahip oldukları küçük/büyük baş hayvan sayıları, sürülerin otlatıldığı coğrafyanın fiziki koşulları hakkında detaylıca bilgi sahibi olup bazı şeylerin farkına varır, kendisini mutlu ya da mutsuz hissetmesi o lahza gündeme gelir.

İşte bu noktada, ‘farkındalık düzeyinden’ önemli bir kavrama, ‘kıyas’ kavramına geçeriz.
İnsanlar, kendileriyle başkalarını, bilerek isteyerek ya da bilinçsizce mukayese ettikleri ölçüde mutluluk ya da mutsuzluk ateşlerine odun taşımaya başlarlar.

Kendinizi, en temel vücut uzuvlarını yitirmiş bir engelli vatandaşımızla ya da yüzünü hiç görmediğiniz dünyanın en meşhur ve zengin artistiyle mukayese etmeye başlarsanız işin rengi değişiverir birden bire.

Bu da bizi daha değişik bir perspektife, ‘sahip olduklarınızla yetinme’ kavramına götürür ki mesele gelip bu noktada düğümlenir. Bu zor mudur?

Evet, zaten bu zorluktur insanları mutsuz eden. Aslında mutlu olmak için şu yazıyı bile okuyamamanıza sebep olacak şekilde gözlerinizi üç saniyeliğine sımsıkı kapatın. Gözünüzü açtığınızda aynı karanlığın devam ettiğini düşünün. İşte zor olan bu basit varsayımı kabullenebilmektir.

Kabullenmediğiniz içinde sahip olduğunuzla yetinip mutlu olamazsınız. Çünkü gözünüzü kaybetme olasılığınızın istatistiksel olarak düşük olması sizi yanıltmaktadır. Çevremizde gözleri görmeyen zaten kaç kişi varki bu ihtimâl bizim gözümüzde tahakkuk etsin? diye düşünmektir bizi yanılgıya götüren.

Onbeş yıl kadar önce, ünlü psikyatr Doç.Dr. Sefa Saygılı, kendisine gelen bir hastasına tıbben yapılması gerekli tüm müdahalelerde bulunmuş, tüm tedavi yöntemlerini uygulamış ancak tedavi sonuç vermediğinden, son olarak hastanın ailesine, dilerseniz manevi yönden hastanızı mutlu edebilecek, dua ve diğer yöntemleri deneyin demişti de...

Malûm kanalların ana haber bültenlerinde Doç. Sefa Saygılı’ya denmedik kalmamıştı. Gerici, bilim dışı yöntemleri kullanan yobaz doktor, irticacı, bu çağda bu kafa, mürteci, çağdışı, örümcek kafalı…

İnsanın mensubu olduğu din her ne olursa olsun, o dinin gereklerini yerine getirmeye değil çalışması, yerine getirme gayreti bile ruh sağlığı ve mutluluğu için önemliyken ve bu durum psikyatri literatürüne bile geçmişken, Doç. Dr. Sefa Saygılı’nın maruz kaldığı, toplumumuza özgü o dönem ki toplumsal linç girişimine ne demeli?

Dönem dönem geçici mutluluklar yaşayacak olsak da, ön yargılarımızdan, sosyal komplekslerimizden kurtulup, şükür ve tevekkül kavramlarını ideolojik yakın karşılıklarından soyutlayıp meseleyi politize etmeden, tamamen manevi iç dünyamız eksenli olarak yorumlamadığımız sürece, iç buhranlarımız ve mutsuzluğumuz ne yazık ki ama ne yazık ki payidar kalacaktır.

Mutlu günler dileğiyle.

Sabrın sonu ile
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …