Ana içeriğe atla

SALMA HAYEK REFERANDUMA KATILSAYDI NEDEN HAYIR DERDİ ?



Ömrü hayatımda şahit olduğum en ilginç yaşam evrelerimden birinden geçiyorumdur herhâlde. Mevzu; 12 Eylül 2010 günü yapılacak referandum. Bir dakika ! düşündüğünüz gibi siyasi içerikli bir yazı değil bu. Sabredin.

Doğrudan konuya giriyorum. Sayı veremeyeceğim ancak,ayıptır söylemesi tanıdığım insan sayısı ortalamanın biraz üzerindedir. Beni yakından tanıyanlar bilir, lise yıllarından beri böyleydi.

Şimdi bu kadar geniş bir arkadaş ve tanıdık kitlesine sahip olduğum için hava atmaya çalıştığımı falan düşünmeyin. Aksine bu durum bakın nelere sebep oluyor.

Şunu iyi biliyoruz; elbette türdeş düşünce yapısına sahip insan topluluğu bulmak ancak bilim kurgu filmlerinde olur ki, orada da mutlaka sistem bir üretim hatası verir, bir tane sıra dışı adam çıkar da o da zaten filmin konusu olur. Gelelim bana…

Bu kadar mı olur?

Çevremdeki insanlardan, 12 Eylül 2010 günkü referandumda, hayır diyenler de var, evet diyenler de var diyemeyeceğim. Mübalağasız söylüyorum, yakın ve uzak çevremdeki insanların tamamına yakını 12 Eylül 2010 günü referandumda ya hayır diyecek ya da boykota katılacak.

Şöyle düşünebilirsiniz; bize ne bundan? Açıklayayım. İşi ilginç kılan çevremdeki insanların kim oldukları? Bunlar öyle sıradan, bir selâm verip geçiştireceğiniz insanlar değiller. Hayatınızın bir yönüyle de olsa merkezinde bulunan ya da bir dönem mutlaka çok önemli şeyler paylaştığınız kimseler.

Lise arkadaşlarım, üniversite arkadaşlarım, eski iş çevrem, ailemin bazı fertleri, yeni iş arkadaşlarım, eski müdürlerim, amirlerim, yakın çevrem, mail arkadaşlarım, Milliyet’teki yazar arkadaşlarım, facebook listesindeki arkadaşlarım, akrabalarım, yakın akrabalarım, akrabalarımın çocukları, yakın akrabalarımın çocukları, şu an bu satırları okuyan belki de hayatta hiç karşılaşmadığım veya karşılaşamayacağım sizler, cemiyet hayatından arkadaşlarım…
Cemiyet hayatım dediysek karizmatik olsun diye değil. Kastettiğim İstinye ile Yeniköy arasındaki Sonay Aile çay bahçesinde toplanan, arada sırada benim de iştirak ettiğim, içinde birçok farklı meslek grubundan kişilerin olduğu kitle…

Hepsinden farklı düşünüyorum ya da resmi tersten okuyalım, hepsi benden farklı düşünüyor. Aslında bu yazımın üç sacayağı var.

Birincisi; şâyet 13 Eylül 2010 sabahı sandıktan evet çıkarsa, yeminle söylüyorum aramızdaki birileri yalan söylüyor. Korkuyor mu, çekiniyor mu, utanıyor mu, rol mü yapıyor o kadarını bilemem.

Hele bu yazıyı açıkça yazıp ilân ediyorum ki, beni ve çevremi tanıyan kimse bana şunu diyemesin; bi dakka bi dakka bak o arkadaş ya da tanıdık grubu için doğru söylemiyorsun, onların görüşleri hiç de dediğin gibi Hayır değil…
Görüntüye göre, elimi kime neye atsam ya ‘Hayır’ da ya da ‘Boykot’ ta kalıyor.
Facebook daki profil resmim olarak bile onun resmini koyduğum, görüşlerinin bir çoğuna, kendisininse tamamına hasta olduğum Ece Temel Kuran bile benden farklı düşünüyor. Daha ne diyeyim?
Demek ki, diğer müzmin iflâh olmaz hastalığım Salma Hayek referandumda oy kullansaydı, herhalde o da Hayır derdi. Ben Evet diyorum ya ondan.
İkincisi; tekrar söyleyeyim, bu çevremin ezici çoğunluğuyla mizacım gereği özel hem de çok özel ve derin dostluklarım vardır. En kötü ihtimâlle hayatımın bir döneminde özel paylaşımlarımız muhakkak olmuştur.

Hayır, herkese mavi boncuk dağıtmıyorum. Arada kazalar yaptığım oluyor ancak yüksek hem de çok yüksek bir yüzdeyle birçoğu kendileri için neler yapabileceğimi, benim için kendilerinin ne kadar değerli olduklarını iyi bilirler.
Üçüncü ve son olarak; saydım, binlerce kişi arasında kendilerinden haberdar olduğum ancak sekiz kişi var ki onlar benimle aynı görüşte ve referandumda Evet diyecekler. Ama onlarla da sık görüşme olanağımız olmuyor.
Eh, ünlü evetçilerden Sezen Aksu, Yeşim Salkım, Teoman, Orhan Gencebay, Emre Belözoğlu, İbrahim Tatlıses, Orhan Pamuk, Hakan Şükür, Lale Mansur, Sinan Çetin, Halil Ergün...Bunlarla da oturup sohbet edemem.

Son tahlilde; bazen kendimi açık bir F tipi cezaevinde gibi hissediyorum. Açık, çünkü hürriyeti bağlayıcı bir ceza almamışım ve dört duvar arasında değilim.

F tipi cezaevi gibi, çünkü görüşlerimi konuşabileceğim kimse yok. Önemli değil, sizler varsınız ben de yazıyorum zaten.
Sabrın sonu ile
5 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...