Ana içeriğe atla

BEYAZ TÜRKLER' İN DENİZ GEZMİŞ ÇELİŞKİSİ


En başta belirtelim.

Her dönem Deniz Gezmiş'e destek olmuş devrimci sol çevreler veya Deniz Gezmiş'le kavgalı ülkücü çevreler değil konumuz...

Deniz Gezmiş ile arkadaşları idam edilmesine rağmen, onlara antipatiyle bakan iki kesim vardı bir dönem.

Birinci kesim, sosyalistlerle ve sosyalizmle amansız bir kavga veren ülkücü çevrelerdi.

İkinci kesim ise ülkücü çevrelere mesafeli dururdu. Esasen çok da politize olmamışlardı. Hepsi olmasa da kimisi Nişantaşı’nda, kimisi de bilmem nerede otururdu.

Birçoğu yüzünü batıya dönmüştü. Gelenek ve göreneklere tenkitçi yaklaşan nihilist burjuva çevrelerdi bunlar.

Bu çevrelere, bugünkü sosyal izdüşümü Beyaz Türkler olan toplumsal katmanı da, rahatlıkla dahil edebiliriz.

Türk milliyetçiliğinin ideolojik arka planı dikkate alındığında, ülkücü çevrelerin bu sosyalizm karşıtlıklarını dün de, bugün de anlamak mümkün.

Daha da önemlisi, ülkücü çevreler sola ve sol tezlere eskiden nasıl bakıyorlarsa, bugün de aynı açıdan bakıyorlar.

Telaffuz etmekte beis yok, bu noktada ülkücülerin ideolojik tercihlerinde bir istikrar var. Ama ya sözünü ettiğimiz diğer kesimin?

Yani o dönem ülkücü çevrelere mesafeli durmakla beraber, esasen çok da politize olmamış o kesime bakalım.

Onlar eskiden sırf sermaye sahipliği adına sola karşıydılar.

Sadece sermaye sahipliği yüzünden mi?

Hayır.

Meselâ ölmeden birkaç saniye önce, idam sehpasında haykırdığı şu cümlelerden dolayı bile, Deniz Gezmiş’e, sola antipatiyle bakıyorlardı : ‘Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği’

Bu cümle ırkçılık karşıtıydı. Bugünkü sosyal izdüşümleri Beyaz Türkler olarak adlandırılan kesimin ve burjuva çevrelerin Deniz Gezmiş’e, arkadaşlarına, sola antipati duymaları için bu cümle bile yeterliydi.

Hepsinden öte, Deniz Gezmiş bundan 42 yıl önce ortada var olan bir Kürt halkından bahsediyordu.

2003 yılında yapılan seçimler neticesinde ülkedeki siyasal iktidarı AKP’nin ele geçirmesinden sonra ülkücü çevrelerin sola, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına bakışında bir değişiklik olmadı.

Ama, bugünkü toplumsal izdüşümü ağırlıklı olarak Beyaz Türkler olan o kesim, 2003 seçimlerinden sonra, hararetli bir Deniz Gezmiş savunucusu oldular.

Peki nasıl oldu bu?

Bir kısım çevreler kendi Deniz Gezmiş’ini yarattılar çünkü…İdeolojik tercihlerinin isminin tam olarak konamadığı bu kesimler, bir dönem tukaka ilan ettikleri sol argümanları kendi anladıkları şekliyle yorumlayıp sahiplenmeye başladılar.

İkibinlerin ikinci yarısına geldiğimizde, web sayfasına Nazım Hikmet’i, Deniz Gezmiş’i koyan bir çok, küçük/büyük burjuvayla, Beyaz Türk’le karşılaşılıyordu artık.

Sadece onlar mı?

Zülfü Livaneli’nin konuk olduğu Beyaz Şov’a telefonla katılan bir kızcağız, konuk sanatçıya ‘Ben Atatürk’ü de, Nazım Hikmet’i de sizlerden öğrendim’ diyordu da, bir Allah’ın kulu da çıkıp, ne alâka var? demiyordu.

12 Eylül 2010’da yapılan referandumda HAYIR'cıların hazırladıkları ve sözgelimi Nişantaşı, Moda’da ikâmet eden vatandaşlarımızın elindeki broşürlerde Deniz Gezmiş bir halaskâr, bir kahraman gibi resmedilmişti.

İşte bir dönem malum çevrelerce düşman ilan edilen Deniz Gezmiş, 2003 seçimlerinden sonra, bugün sistemin kurtarıcısı oluyordu ne yazık ki?

Aynı çevreler Deniz Gezmiş'in Filistin gerilla kamplarında, İsrail'e karşı savaştığını biliyorlar mıydı acaba?

Ya peki önceki yıllarda Hamas lideri Nasrallah'ın, kendisiyle yapılan bir röportajda o dönemki mücadelesinden dolayı Deniz Gezmiş'e övgüler yağdırdığını ?

Deniz Gezmiş’in idamını onaylayan hakim ya da savcılar -şayet bugün hâlâ sağ olan varsa- 12 Eylül 2010’da ki referandumda, Deniz Gezmiş’in bir kurtarıcı olarak gösterildiği broşürlerin işaret ettiği HAYIR oyunu kullanmıştır…diye bir haber duysam hiç de şaşırmam.

Kavramlar, kategoriler, argümanlar işte böyle ters düz edilebiliyor.

Sabrın sonu ile
1 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

BUGÜN AREFE ( Mİ ) ?

Arefe günü, müslümanlar için dini bayramlarımızdan, yani ramazan ve kurban bayramından bir önceki güne verilen addır.
Hatta duvar takvimlerinden, basın yayın organlarına kadar, ramazan bayramından bir önceki güne de arefe günü dendiğini biliriz.
Ancak, islam dinine göre, arefe günü, aslında yalnızca kurban bayramından bir önceki güne denir.

Yani, ramazan bayramından bir önceki güne denmez.
Yanlış duymadınız.
Biraz açarsak ;
İslam inancına göre, Mekke'nin güneydoğusundaki Arafat Dağı, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın yeryüzünde ilk buluştukları yerdir.
Kurban bayramında ifa edilen hac ibadetinin tam olarak yerine getirilebilmesi için ise, hacıların Arafat Dağı'nda topluca ibadet etmesi ve tıpkı mahşer gününü yaşar gibi o an orada bulunmaları gerekmektedir.
Bunu da arefe günü, anlayarak, hissederek yapmaları gerekmektedir.(Arefe : kelime anlamı itibariyle, anladı, kavradı, bildi demektir)
İşte en genel anlamıyla, Allah'ı anlamak, kavramak, kendine yakın hissetmek, bilmek, anlamına ge…