Ana içeriğe atla

HÜRRİYET' DEN İSTİFA EDEN OKTAY EKŞİ VE MAĞDURLUK SIFATI


Oktay Ekşi, Basın Konseyi Başkanı ve 55 yıllık gazeteci, aynı zamanda da Hürriyet’in başyazarı.

Üç gün önceydi. Hükümetin hidroelektrik santrallerine ilişkin politikalarını eleştiren bir yazı yazdı. Yazının sonlarına doğru, eleştirinin dozunu ne yazık ki biraz küfre kaçırıp, AKP zihniyeti için ‘bu zihniyet analarını bile satar’ ifadesini kullandı.

Bu lafın siyasal iktidara inanılmaz öfke duyan muayyen bir kesime orgazmik bir lezzet yaşattığının farkındayım ki, bu ayrı bir konu. Ancak; Oktay Ekşi, Beyaz TV’ deki programda canlı yayına bağlandı ve bu ifadesinden dolayı rencide olduğunu düşünen her kim varsa özür diliyorum dedi. Böyle bir ifade kullanmaması gerektiğini o da kabul etti.

Hatta yazıdaki o ifadeyi bilinçli olarak kaleme aldığı da malûm...Ama belli ki pişman olmuş. Olabilir elbet.
Ben lafımı yerleştireyim de, sonra özür dilerim unutulur gider diye yaptığını düşünmüyorum. Şimdi madalyonun diğer yüzüne gelelim.

Önceki gece Beyaz TV’ deki program konukları gazeteci Rasim Ozan Kütahyalı ve Can Ataklı idi ve bu konuyu değerlendiriyorlardı. Beyaz TV’deki program başlamadan önce, Oktay Ekşi’ye karşı, kutsala saldıran bu ifadesinden dolayı inanılmaz bir öfke duyuyordum.

Ancak dünya görüşümle vicdanımın rafine bir sentezi olsa gerek, bir yanım daima güçsüzden, mağdurdan ve ezilenden yana olmuştur ki bunu da inkâr edemem.

Program ilerledikçe Rasim Ozan Kütahyalı’nın Oktay Ekşi’ye hakaretler yağdırarak acımasızca saldırdığını görünce neredeyse taraf değiştirdim diyebilirim. Haddinden fazla şiddet, asıl gayedeki hikmeti yok eder lafı herhalde bir kez daha kendisini ispatlıyordu.

Olay öyle bir noktaya vardı ki, her ne kadar hatalı olsa da Oktay Ekşi’ye karşı neredeyse sempati duymaya başladım. Programı izlerken yahu Rasim Ozan Kütahyalı bir sus Allah aşkına! diye kaç kere söylendim kendi kendime Allah bilir... Tamam yazılarını severek okurum ama tartışma hukuku, hak arama üslubu diye bir şey vardır. Bir insan haklıyken neredeyse haksız duruma ancak bu kadar geçebilir.

Diğer katılımcı Can Ataklı’nın birçok görüşüne karşıyımdır ama dün geceki programda ilk kez onun görüşlerini ve tarzını savundum. Hem de sonuna kadar.


Can Ataklı ısrarla, biz gazeteciyiz, 80 yaşına gelmiş Oktay Ekşi’yi linç edemeyiz diyor, ama Rasim Ozan Kütahyalı yerinde duramıyor ve Oktay Bey’e ağza alınmayacak hakaretlerle verip veriştiriyordu.

Öyle ki Oktay Bey’in, Ahmet Kaya’ya yönelik toplumsal linç kampanyası çerçevesinde zamanında kaleme aldığı şu cümleler bile onu mağdur görmeme engel teşkil etmedi :
“Ahmet Kaya, hançeresinden çıkan sesin ona para kazandırmasından başka, insan olarak hiçbir artısı olmadığı fizyonomisinden akan bir tip, türkü söylemeseydi kötü bir bar fedaisi olurdu.”

Sahiden o yaşta, hakkında söylenen hakaretlerden dolayı Allah muhafaza Oktay Ekşi’de Ahmet Kaya gibi kalp krizi falan geçirseydi Rasim Ozan Kütahyalı sevinecek miydi?

Sözüm Ahmet Altan’a. Aynı gazetede yazdıkları ve Rasim Ozan Kütahyalı’dan yaşça büyük olduğu için. Kütahyalı kimseyi dinlemiyor ama belki bir büyüğü olarak onu dinler. Eğer Kütahyalı'yı gerçekten seviyorsa onun üslubuna 'bir dakika !' demesi ve yol göstermesi gerekir. Bu, üstad-çırak ilişkisinin ötesinde, ağabey-kardeş ilişkisi çerçevesinde telakki edilmelidir.

Çünkü böyle giderse bu çocuğun başına bir iş gelecek. Bir gün yine böyle öfkesini kontrol edemediği bir anda ters bir laf edecek ve dönüşü, telafisi mümkün olmayacak. Umarım böyle bir şey yaşanmaz ancak perşembenin gelişi çarşambadan belli gibi görünüyor.

Can Ataklı, Rasim Ozan Kütahyalı’yı müteaddit kereler uyardı ve bu üslubunu beğenmediğini söyledi ama Kütahyalı dinlemedi ve dinleyecek gibi de görünmüyor. Tekrarlamakta beis yok. Haddinden fazla şiddet gayedeki hikmeti yok etti ve programın başında öfke duyduğum Oktay Ekşi programın sonuna doğru artık bir mağdurdu ve ben mağdurun tarafına geçmiştim.

Elimize gelen son dakika haberine göre de Oktay Ekşi Hürriyet' teki görevinden istifa ediyordu.
Yeri gelmişken, Emekli Org. Sabri Yirmibeşoğlu geçtiğimiz ay kendisiyle yapılan bir röportajda “Halkın mukavemetini artırmak için düşman yapmış gibi Kıbrıs’ta bir cami yaktık.” cümlesini ağzından kaçırmıştı. Ülkücü camianın belki de en önemli ismi olan terör uzmanı ve akademisyen Prof. Ümit Özdağ ise bu cümleyi yorumlarken, ‘ihtiyatla yaklaşmak lâzım çünkü söyleyen 80 yaşındaki birisi’ demişti.

Ümit Hoca’ya sormak lâzım gelir, benzer düşünceden hareketle aynı yaşlarda olan Oktay Ekşi’nin sözlerini nasıl yorumluyor, yoksa ona da mı ihtiyatla yaklaşıyor?

Sabrın sonu ile
1 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...