Ana içeriğe atla

MEHMET ALİ ERBİL VE MUMSÖNDÜLÜK



Mumsöndü ya da mumsöndü ayini; Alevi vatandaşlarımıza atfedilen iğrenç bir iftiradır. Güya Alevilerde mumlar söndürüldükten sonra ana oğluyla, baba kızıyla cinsel ilişkiye girmektedir. Bir şey var ki; bu mesnetsiz iftirayı daha da manidar kılmaktadır.

O da şudur; Cumhuriyet tarihinde hiçbir dönemde, bir kamu görevlisi çıkıp da, "Alevilere yönelik mezhepsel eksende geliştirilen bu tür iftiralar, sıradan bir safsata olmasının ötesinde, ne yazık ki maksatlı olarak uydurulmuş senaryonun bir parçasıdır" dememiştir. Demediği gibi aksine, eski Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın aydınlık için bir dakika karanlık eylemcileri için "mumsöndü oynuyorlar" dediğini de unutmadık.

Niçin inkâr edelim? Benzer iftira ve söylemler Kürtler için de söyleniyor. Türklerin ezici çoğunluğu, on yıllardır ve hâlâ Kürtler hakkında da böyle şeyler söylemektedirler. Dost sohbetlerinde, şâyet yanımızda bir Kürt yoksa, (bazen varken bile) duyduklarında hiç de hoşlarına gitmeyecek şeyler söylendiğini hepimiz biliyoruz.

"Efendim, terör örgütünden, şehitlerimizden kaynaklanan içimizin acısıyla duygusal bir tepki olarak söylüyoruz."

Şehitler hepimizin ortak acısı, iyi de kardeşim, PKK'nın eylemlerinin başlangıç tarihi olan 15 Ağustos 1984 öncesi Kürtler aleyhinde sistematik olarak şekillendirilen olumsuz toplumsal algıyı nasıl açıklayacağız? O zaman böyle şehit olayları da yoktu.

Alevilere, Kürtlere, bazen de başörtülülere yönelik aşağılayıcı ve ötekileştirici bakış açısı, Cumhuriyet tarihi boyunca babadan oğula geçer gibi hep devam etti ve çekirdek ideoloji taraftarlarınca da sürekli desteklendi. Tu kaka ilân edilen birileri hep oldu.

Bir şeye seksen sene kötü derseniz, iyi olacağı varsa da kötü olur. Başörtüsü meselesinde de durumun benzer noktalara vardığı oldu ve hatta Süleyman Demirel’in başörtüsüyle üniversiteye gitmek isteyen kızlar için "o zaman Arabistan’a gitsinler" dediği hâlâ akıllardadır.

Mehmet Ali Erbil’i Türk toplumunun genel ahlâk ilkelerine aykırı söylemlerinden ötürü beğenmeyebilirsiniz, ama unutulmamalıdır ki, ona gösterilen teveccühün lokomotif gücü yine bu ülkenin başta Anadolu’da yaşayan insanlarıdır. İşbu sebeple mumsöndü tabirini kullandığı talihsiz beyanatı ve daha sonra pişmanlığını belirterek özür üstüne özür dilemesi, bir kasıt olmadan konuştuğunun en belirgin ifadesidir. Mesele gayet net, bu tip durumlarda kasıt ve pişmanlık var mı ona bakacağız.

Sahi Mehmet Ali Erbil üzerinden ne yapılmak isteniyor? Toplumsal linç konusunda Ahmet Kaya'da gösterdiğimiz başarımızı (!) mı yinelemeye çalışıyoruz ? Ne kadar kısa sürede nasıl can yakarız, hem de hiç acımadan, budur değil mi?

Ağır çekimde bir adamı nasıl ölüme gönderebiliriz, budur değil mi? Hata yaptı, kastı yok, pişmanlığı var ama olsun, üzerinden bir de biz geçelim.

Meseleyi, Mehmet Ali Erbil üzerinde yoğunlaştırmadan yazıyorum, çünkü bu skandalda kendisi, asıl sorumlu değildir. Dün gece geç saatlere kadar, Mehmet Ali Erbil’in basın danışmanı Perim Özgeldi ile konuyu değerlendirdik. O da facebook daki sayfasından sürekli, Mehmet Ali Erbil'in pişmanlığını ve özrünü beyan ettği basın açıklamasını yayınlıyordu. Durumu ilginç kılan bir husus var ki; Perim Özgeldi'nin sevgilisi de Alevi…

Nedamet getirse bile, bir kişiyi hatasından dolayı alıp yerden yere vurmayı ne yazık ki seviyoruz. Yıllar sonra öğrendik ki, hem de o büyük (!) gazete, Apo posteri ve sözde Kürdistan haritasını, Ahmet Kaya’nın görüntüsüne fotomontaj yaparak manşetten bilerek verip, sürgünde vatan sevgisiyle ölümüne sebep olmuş.

Unutmayalım, on yıllardır beyinlerimizin içine sistematik ve organize şekilde zerk edilen zehirlere karşı panzehirimiz birlik olmamızdır. Tarih yargılanırken, Mehmet Ali Erbil’i sanık sandalyesine oturtmanın lüzumu yoktur.

Şâyet samimiysek, Mehmet Ali Erbil'e ve bizlere dayatılan bu karalamaların, toplumsal-tarihsel bilinçaltımıza azar azar yüklenen bu zehirlerin sebebini düşünmeliyiz. Bir ülkede insanlar sık sık, benim de Ermeni arkadaşım var, en yakın arkadaşlarım Kürttü, bir çok Alevi arkadaşım var, benim babaannem de başörtülüydü, gibi cümleleri telaffuz etme ihtiyacı hissediyorsa, bu zaten başlı başına sıradışı bir durumdur.

Son tahlilde Mehmet Ali Erbil, evrensel etik değerlere ya da genel ahlâka aykırı bir davranış sergileseydi yanında değil karşısında olurdum. Çünkü bunun sorumlusu doğrudan kendisi olurdu. Ancak mumsöndü olayında durum çok farklıdır.
Mehmet Ali Erbil sadece masum bir sonuçtur.

Suçlu ise Mehmet Ali Erbil değil; çocukluğumuzdan itibaren bizim gibi olmayanlara karşı "öteki" muamelesi yapmamıza sebep olan zihniyettir. Bu bakış açısını kitlesel, bireysel bilinçaltımıza, tarihsel belleğimize kaydettirenlerdir.

Üzülmesi gereken Erbil değil, utanması gereken onlardır.

Sabrın sonu ile
1 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …