Ana içeriğe atla

MİLLİYET GAZETESİ YÖNETİMİNE AÇIK MEKTUBUMDUR


Uzunca bir süredir bana sayfalarını açan Milliyet’in, tüm çalışanlarına, yetkililerine ve yazarlarına sesleniyorum. Kaleme aldığım 200’ün üzerinde köşe yazısı ve makaleye karşı hâlâ beni blog sayfalarında mı değerlendirmeyi düşünüyorlar?

Ya da onlara göre ben hâlâ blogcu muyum? Buradaki köşe yazılarım edebiyat sitelerince alıntılanıyor, yetmiyor bazı siyasi parti basın irtibat bürolarınca bana ulaşılıyor ve görüşlerimden faydalanılmak istendiği söyleniyor. Sonrasında, psikoloji enstitülerince yazı dizilerim yine bu sayfalar aracılığı ile alıntılanıyor.

Hele bir tanesi var ki aslında haber değeri bile var. Bir psikyatri doçenti Türkiye’de daha önce hiç kalem oynatılmamış bir konu hakkında hazırladığım yazı dizimi noktası virgülüne dokunmadan intihal ediyor. Çalıştığı hastanenin bülteninde, hiç de çekinmeden kendi akademik unvanını koyarak, yazarı sanki kendisiymiş gibi göstererek yayınlıyor.

“MB yazarının makalesini intihal eden psikyatri doçenti” başlığıyla aslında haber değeri bile olan bir olay olmasına ve daha önceki yazılarımda müteaddit kereler durumu anlatmama rağmen kimseden ses seda çıkmıyor.

Ünlü edebiyatçımız Rıfat Ilgaz’ın oğlu Aydın Ilgaz’la görüşmemde bile Hababam Sınıfı ile ilgili yazımı çok beğendiğini ve Çınar Yayınları’nın, Rıfat Ilgaz’ın resmi sitesine bile bu yazıyı koyduğunu söylemesine rağmen, gazetemiz Milliyet’ten yine ses yok.

MB’ daki sayfam, 500 bin kez tıklanmasına, meselâ yazılarımdan bir tanesi aylarca en çok okunanlar listesinde kalmasına rağmen, güvenilir üye olmama, hiçbir yazım red edilmemesine rağmen yazdıklarım hâlâ blog statüsünde kabûl görüyor öyle mi?

Ben blog yazmadığımdan, blogcu olarak anılmak ve blog sayfalarında yazmak istemiyorum.

Valla cinsiyetim belli. Bir erkeğim. Zaten kadın da olsaydım şu hâlimle kesin tipsiz bir kadın olurdum. Bunu niye mi söyledim?

Haftalık Dergisi’nin 5 Haziran 2003 tarihli 8nci sayısının 10ncu sayfasında Duygu Asena’nın bir demeci var. Türkiye’deki dergiciliğin babası Ercan Arıklı ile ilgili bir hatırasını aynen şöyle aktarmış : “Güzel kadınlara çok meraklıydı, işe çirkin kadın aldığımızda çok kızardı. Hatta Allah aşkına güzel kızlar alın şuraya, ben maaş veremem kendi cebinizden ödersiniz” diye takılırdı…

Babam Şanlıurfa ili Siverek ilçesi Haliliye Mahallesi nüfusuna kayıtlı Ahmet Faik Ergun’dur. Yani anlayacağınız yüksek aristokrat bir aileden de gelmiyorum ve çirkin bir kadın bile değilim. Sanırım bu yüzden blog yazarı statüsünden sıyrılmak için pek de şansım yok.

Şimdi girişteki sorumu tekrarlayayım. Hâlâ blog sayfalarında değerlendirilmem sizce uygun mudur?

Ya da sizce de ben yalnızca bir blog yazarı mıyım? Şayet öyleysem yukarıdaki künyemde yazan “blog yazarı değildir” ifadesini neden onayladınız?

MB’ de kayıtlı 6122 blog yazarı arasında neden bir tek bana bu şekilde bir ayrıcalık tanıdınız? 6122 MB yazarı da künyelerine “blog yazarı değildir” yazdırmak isterlerse onlara da onay verecek misiniz?

Her şeyin bir usulü vardır. Burada bu şekilde yazmadan önce Milliyet’teki köşe yazarlarına ulaşıp derdini anlattın mı? diye düşünebilirsiniz. Cevap vereyim; hem de kaç kez. Ama bir sonuç yok. Gemileri yaktım anlayacağınız...

Mübalağa olacak ama, artık bu yüzden cinsiyetimi değiştirip slikon mlikon taktırmam gerekiyorsa bunu bile göze aldım.

Son tahlilde; bu yazım sansürlenir mi bilemem? Bugüne kadar bu sayfalarda yazdığım en uzun yazı olan bu yazımı, buraya kadar bile sabırla okuduğunuz için ayrıca teşekkür ederim.

Şayet bu yazımdan sonra, aynı liseden mezun olduğum Hasan Pulur beni duymazsa, Mehmet Tezkan “bu çocuk ne diyor ya?” demezse, Güngör Uras, Ayşe Teyze’yle beni tanıştırmazsa, Şükrü Andaç; dijital olarak bile olsa alâka göstermezse; Serpil Yılmaz, Mezopotamya vadilerinde tarih yazarken beni işitmezse, Fatoş Karahasan yazılarımın sonunda kullandığım “sabrın sonu ile” kapanışımı markalar-trendler kategorisine kabûl etmezse, Semih İdiz “bir iki yazısına bakalım ne yazmış acaba” demezse ve son olarak Güneri Civaoğlu, Taha Akyol, Abbas Güçlü, Melih Aşık ve Can Dündar, yahu bunca mevzunun arasında bu adam da nereden çıktı ? demezse; tüm kamuoyunun önünde ilân ediyorum ki, Milliyet’in bana tanıdığı “ön kontrolsüz bir şekilde siteye yazı yükleme yetkimi” yani güvenilir üye sıfatımı iade edeceğim.

Ha bu küstahlık ya da saygısızlık asla değildir, olsa olsa tavşanın dağa küsmesidir. Bunun böyle olduğunu adım gibi biliyorum.

Ama olsun, tavşan da bir hayvan değil midir?

Sabrın sonu ile
2 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …