Ana içeriğe atla

YERLİ MÜZİĞE BAKIŞ AÇINIZ NEDİR ?


Râhmetli Cem Karaca’nın yaptığı mühim bir tespit vardı.

“Kim olursanız olun, eğitiminizi nerede tamamlarsanız tamamlayın, eğer bu coğrafyanın toprağında büyüdüyseniz, halayın, zurnanın, davulun, Anadolu ezgisinin o cazibesine karşı koyamaz, çaldığında yerinizde duramazsınız” derdi sürekli.

Davulun, zurnanın, üzerimizdeki tartışılmaz etkisini işte böyle vurgulamıştı. Kimbilir, kendimi bildim bileli meselâ Erkin Koray’a olan hayranlığım, Moğollar’a olan tutkum, Barış Manço'ya olan sempatim, Cem Karaca’nın şarkılarında kendimi kaybedişim hep bundandı.

Ne rocker lar, ne bohemlerle tanışmıştım zamanında…Hep birlikteydik bir dönem. İstiklâl Caddesi'ni ayak yoluna çevirdiğimiz yıllarda, yani öğrenciliğimizde, Asparagas bardan çıkar, Gitanes’ e giderdik. Paramız olduğunda da Abdülcabbar adlı mekâna.

Giderdik de bir şeyler hep eksik kalırdı. Belli ki içimizdeki ateşi susturamazdı o tınılar. Çok severdik elbet ama kesmezdi demek. Dayanamaz yine türkü barlarda son noktayı koyardık…

1974 Mart ayında, ben daha cenin bile değilken ikinci büyük çıkışını yapmıştı Erkin Koray: Şaşkın !

Bir o yana bir bu yana yatma şaşkın, tenhalarda menhalarda bitmiş aşkın… Hepsi birbirinden güzel yüzlerce Erkin Baba şarkısından sadece bir tanesi...

36 yıl sonra bile bize Şaşkın’ı hâlâ dinleten büyülü notaların genetik şifreleri nerede saklı sanıyorsunuz? Hepsinin kaynağında Anadolu toprakları yani bu güzel ülke vardı.

Şaşkın’daki zurna, parçaya Doğu Anadolu etkisi getirirken, yaylılar daha çok Arap Yarım Adası’ndaki popüler müziği andırıyor, ritm yapısı ve tekrarcılık ise Hindistan etkisini gösteriyordu.[1]

Anadolu Rock’ın efsane isimlerinin şarkılarını burada sıralamam mümkün değil. Zaten o yüzden de sıralamayacağım. Ancak hiç unutamadığım ve râhmetli Cem Karaca'nın girişte değindiğim o tarihi tespitini doğrulayacak şahit olduğum bir olaya vurgu yapmak istiyorum.

Seneler önce bir keresinde yolum eğlence mekânı Reina'ya düşmüştü. İnsanlar yabancı müzik eşliğinde bana göre çok da olağanüstü bir keyif almadan ama öyle ya da böyle hoşça vâkit geçiriyorlardı. Piste iğne atsan yere düşmez, birinin üstünde kesin kalırdı. O kadar da kalabalıktı.

Bir lâhza ve sanıyorum dans eden kitledeki reaksiyonu ölçmek için birkaç saniyeliğine o bilindik a yu rediiii, ağrı dağın eteginden türünden bir müzik duyuldu…

Aman Allahım ! O Reina'nın pistinde birkaç saniyeliğine de olsa, öyle bir sarsıntı o oldu ki, bırakın biz Türkleri, ne Rus’u ne Belarus’lusu yerinde durabildi. Ortalığı tahmin edin artık, sanki deprem oluyordu. Millet keyiften neredeyse cûş-u hurûşa gelmişti.

“İşte budur !” dediğimi dün gibi hatırlıyorum...

Bol müzikli hayırlı pazarlar efendim.

Sabrın sonu ile

Bibliyografya:

[1] Bir Erkin Koray Kitabı, Gökhan Aya & Münir Tireli, Ada Yayıncılık, 1.Baskı, İstanbul 1988, sf.70

3 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...