Ana içeriğe atla

ÜÇÜNCÜ MAHSUN KIRMIZGÜL FİLMİ : NEW YORK'TA BEŞ MİNARE



Mahsun Kırmızıgül’ün son filmi New York’ta Beş Minare, 5 Kasım 2010 Cuma günü vizyona girdi. İlk akşam olmasına rağmen tüm seanslar neredeyse doluydu. Bir bilet alarak koltuğuma kuruldum.

Baştan söyleyeyim, senaryonun ‘Fethullah Gülen’ konusuyla bir ilgisi yok.

Filmin fragmanlarından, çok kuvvetli ve iddialı bir senaryo ile karşılaşacağımı düşünmüştüm. Ancak öyle olmadı. Bir önceki filmi olan Güneşi Gördüm de alışılagelmişin dışında bir senaryo ile karşılaşmış ve ülkenin yüzlerce yıllık bir sorunu olan Kürt sorununun masaya yatırıldığını görmüştük.

New York’ta Beş Minare' ye benzer düşüncelerle gitmiş, özellikle farklı bir senaryoyla karşılaşacağımı düşünmüştüm. Ancak film şimdiye kadar ne yazık ki çok kez seyrettiğim uluslar arası İslâmi terörizm ve İslâmın aslında terörle bağdaşmayan bir din olduğu eksenleri üzerinde gidip geliyordu.

Daha önemlisi, İslâmın aslında terörle bağdaşmayan bir din olduğu gerçeğinin galebe çaldığı, filmin sonunda daha da ikna edici aktarılabilirdi. Benzer bir konuyu işleyen ABD’li yönetmen Peter Berg’in 2007 yapımı The Kingdom (Krallık) adlı filmiyle neredeyse aynı sahneleri çağrıştıran bir iki kare ile de karşılaşmadım değil.

Ama, daha önce belki de hiçbir Türk yapımı filmde görmediğim mükemmellikler de vardı filmde...Bir kere hiç tereddütsüz sanki Hollywood yapımı bir film seyrettiğinizi düşünüyorsunuz izlerken. Ya da tersten söyleyelim, birinci sınıf ABD yapımı filmleri izlerken, nasıl bir hisse kapılıyor, adamlar çekmiş kardeşim diyorsanız, çekim teknikleri, kalitesi, oyuncuların profesyonelliği hep aynı hissi çağrıştırıyor.

Sırf, dünya standardında bir Türk filmi izlemiş olmak için bile böyle bir film mutlaka izlenilmelidir. Senaryosuna getirdiğim olumsuz eleştiri dışında film gayet başarılı ve en önemlisi bir anında bile bitse de çıksak ? hissine kapılmıyorsunuz.

Seçtiğiniz konu din, hem de İslâm dini olunca ve bu dinin uluslar arası terörizmle ilişkilendirilmesindeki rahatsızlıklarınızı aktarmaya çalışıyorsanız işiniz zaten başından zor demektir. Müslüman olmayan birileri filmi izleyip çok beğenebilir. Ancak bu ülkede yaşayan ve çoğunluğu Müslüman olanlar filmi daha acımasız eleştirebilir. Çünkü herkes kendinden rahatlıkla bir şeyler bulabilir.

Kaldı ki, Mahsun’un bir önceki filmi Güneşi Gördüm’deki başarısı Kürt olmasına ve o coğrafyayı insanıyla birlikte iyi tanımasına rahatlıkla bağlanabilir. Ve fakat söz konusu İslâm olunca, mevzunun entelektüel - teolojik derinliğiyle birlikte desteklenmemiş kavrayış eksikliği, senaryoda hemen fark edilebiliyor.

Bu yüzden Güneşi Gördüm’de senaryoda sırıtan bir nokta olmadığı gibi, sıra dışı bir sezgi ve kavrayış kudreti, filmin her karesine yansırken, aynı detaysal başarıyı New York’ta Beş Minare' de göremedim. Yâni çekimlerden önce tarikatları gezmek, içlerinde olmak, söz konusu İslâm dini olduğunda iddialı bir film için yeterli olmayabiliyor.

Başta, başarılı oyuncu Haluk Bilginer ve eşi rolündeki Gine Gershon, ayrıca Robert Patrick ve imam rolünde izlediğimiz, Cehennem Silahı’ndan tanıdığımız Danny Glover filmi daha da izlenilesi bir noktaya taşımışlar.

Interpol tarafından aranan bir terör zanlısının Hacı Gümüş'ün (Haluk Bilginer) sorguda olduğu esnada, karısının (Gine Gershon), Türk polisi Acar'la (Mustafa Sandal) akşam yemeğinde olması aklımın almadığı bir sahneydi.

Ayrıca FBI ajanları, terör zanlısı Hacı Gümüş'ü ( Haluk Bilginer) taşıyan nâkil aracına eskortluk ederken, arabalarına bir bisikletli çarpıyor, FBI ajanları da çarptıkları bisikletliye yardım ederken, nâkil aracını gözden kaçırıp arkasından tüüh, ah vah! ediyorlar.

Sonra FBI, nasıl oluyor da Hacı Gümüş (Haluk Bilginer) New York’ta firar ettikten sonra dükkânında çalışan Timur’u teknik ve fiziki takibe almıyor da meydan bizim polis teşkilâtının başarılı iki polisine kalıyor?

Emniyet Teşkilâtımız nasıl oluyor da en başarılı iki polisini Interpol tarafından kırmızı bültenle aranan fundamentalist bir örgüt liderini almaya gönderiyor da bunlardan birisi tek kelime ingilizce bilmiyor?

Son olarak; hayatını İslâm’a vakfetmiş birisi son nefesini verirken karısına I love you mu der yoksa şahadet mi getirir?

Her şeye rağmen yukarıda saydıklarım, filmin heyecan dolu aksiyon sahnelerinin ve sürükleyiciliğinin yanında rahatlıkla ihmâl edilebilecek detaylar.

New York'ta Beş Minare izlemeye değer bir Türk filmi. Mutlaka izleyin.

Sabrın sonu ile
1 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…