Ana içeriğe atla

BİR YAVUZ TURGUL FİLMİ : AV MEVSİMİ






Av Mevsimi. Bir Yavuz Turgul filmi. 3 Aralık 2010 Cuma günü gösterime girdi. İlk gün olmasına rağmen sinemadaki koltukların biraz daha dolu olacağını düşünmeme rağmen, beklediğim doluluk oranıyla karşılaşmadım.

Başrollerinde Şener Şen, Cem Yılmaz, Çetin Tekindor ve Orhan Yalabık oynuyor. Zaten yönetmen Yavuz Turgul, bu filmin senaryosunu Şener Şen’in oynayacağını düşünerek yazmış.

Cinayet masasında görevli, tecrübelerinden ve yeteneklerinden ötürü avcı lakabıyla tanınan Ferman Bey, (Şener Şen) oğlu gibi gördüğü, teşkilâttakilerin de deli dediği yardımcısı Trabzon'lu İdris'le birlikte (Cem Yılmaz) bir cinayetin şifrelerini çözmeye çalışıyorlar.

Yanlarına da meslekte daha yeni olan çömez bir polis (Okan Yalabık) veriliyor. Soruşturma kapsamında işin ucu, uyuşturucu satıcılarından, nüfuz sahibi ünlü Battal Bey’e (Çetin Tekindor) kadar dayanıyor. Battal Bey’in (Çetin Tekindor) filmin ortalarından itibaren görünmeye başlaması ise sıradanlığı bozma noktasında filmin akışını güzel bir noktaya taşımış.

Cinayet masasında çalışan polislerin yaşadıkları, mesleklerinden etkilenen aile yaşantıları, özel hayatları, değişen psikolojileri, soruşturmalar sürerken karşılarına çıkan bürokratik engeller, Doğu-Güneydoğu erkeğinin töre peçesiyle üzerine kan sıçrayan namus takıntısı, Karadeniz insanının deli dolu gelgitli hâlleri…

Daha birçok konunun etkin şekilde aktarıldığı bir polisiye Türk filmi... Ancak, alışageldiğimiz batı standartları kurgusunda bir polisiye olmaması, filmin güzelliğine gölge düşürmemektedir. Ayrıca birçok sahnede, özellikle Amerikan yapımı polisiye filmleri çağrıştıracak sahnelerle karşılaşabiliyorsunuz.

Bu arada senaryo ile ilgili eleştirilecek bazı detayları yakalamak da tabii ki mümkün. Söz konusu polisiye film olunca, bazı ayrıntılara takılmadan olmuyor.

Filmin daha sürpriz bir finalle sonlanması gerektiğinden tutun, cinayetin bir anda çorap söküğü gibi tesadüflerin neticesinde nasıl da çözüldüğüne kadar...

Ayrıca, cinayet işlendikten sonra delil bırakılmasa olmaz mıydı?


İdris (Cem Yılmaz) gecenin bir vâkti Ferman Bey’i (Şener Şen) ev telefonundan arıyor ama nedense babam dediği Ferman Bey’in (Şener Şen) ölümcül hasta olan eşinin sağlık durumunu ne o anda ne de film boyunca bir tek kez sormuyor?

Oynadığı Yavuz Turgul orijinli bir çok filmde, Şener Şen’e filmlerde neden hep genç birisinin kurtarıcısı misyonu veriliyor?

Gönül Yarası’nı izleyemedim ancak o filmin izlediğim kesitlerinden, Şener Şen’in kolları altına sığınmış bir Meltem Cumbul profili vardı. Tıpkı Eşkiya, Muhsin Bey ve Kabadayı filmlerinde olduğu gibi…

Bu arada, bazen komedi niyetine bile izlenebilecek Kanal D’ de yayınlanan Arka Sokaklar adlı polisiye dizideki sorgu sahnelerindeki sertliğe (!) bile özlem duyulmasını sağlayacak o misafir ağırlar gibi sorgu sahneleri neydi öyle?

Gelelim başka bir açıya; filmin üzerimde bırakacağı etkinin bugüne sirayet edeceğini hiç düşünmemiştim. Çünkü dün geceden beri râhmetli Kazım Koyuncu’nun Hayde adlı şarkısını dinliyorum. Daha uzun bir süre de dinleyeceğim gibi geliyor. Sebep?

İdris’in (Cem Yılmaz) kahvede seslendirdiği ve 1 dakika 18 saniye süren o muhteşem sahnedeki şarkı Hayde idi. İdris’in (Cem Yılmaz) şarkıyı söylerken kendinden geçmesi, taburenin üzerine çıkması, polis teşkilatındaki meslektaşlarına oynamaları için, sempatik kanaldan kız kalk, kalk ulan şeklinde seslenmeleri…

Bu film, sinema tarihi açısından minik bir adım olabilir ancak polisiye filmlerde çok da eser vermemiş sinemamız için gerçekten dev bir adım. Yukarıda söylediğim gibi; alışageldiğimiz batı standartları kurgusunda bir polisiye olmaması, filmin güzelliğine gölge düşürmemektedir.

Cem Yılmaz oyunculukta ve baskın karakterde Şener Şen'in önüne geçmiş gibi olsa da, Çetin Tekindor'un profesyonelliği ya da sadece İdris’in (Cem Yılmaz) söylediği Hayde şarkısı için bile izlemeye değer. Peki katil kim mi?

Onu da izleyince göreceksiniz.

Sabrın sonu ile
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…