Ana içeriğe atla

VİZYONDAKİ YENİ FİLM : SULTANIN SIRRI


Yönetmenliğini Hakan Şahin’in yaptığı Sultanın Sırrı 17 Aralık 2010 Cuma günü gösterime girdi. Senaryosunda Osmanlı Tarihi, hele hele İttihatçıların amansız rakibi olan II.Abdülhamit olunca, film daha gösterime girmeden insanların iştahı kabarmıştı.

Sonuç?

Her ne kadar film için ayrılan 4 milyon liralık bir bütçeden bahsediliyorsa da, bu kadar para filmin hangi sahnesinde cisimleşti diye düşünmeden edemiyor insan.

Teolojik kökenleri farklı ekollere mensup iki Amerikan ajanının, II.Abdülhamit’in kayıp sandığını bulmak için İstanbul’da çevirdiği dolapları ve buna karşı koymak için direnen paramiliter bir grubun adamlarını anlatıyor film.

Bu grubun adamlarından biri de Topkapı Müzesi Müdürü...Film boyunca eli silahlı Topkapı Müzesi müdürü Hakan (Sinan Albayrak) ile Derviş’in ( Burak Sergen) CIA ajanlarıyla mücadelesi çok da çarpıcı olmayan aksiyon ve kavga sahneleriyle desteklenmeye çalışılmış.

Ancak filmin başında izlediğimiz ve Kerkük’te geçen çatışma sahnesi dışında kayda değer bir şey yok. Yani genel olarak, aksiyon sahnelerinin beklentileri karşıladığını söylemek oldukça güç. Mesela, Kurtlar Vadisi’nde de gördüğümüz ve artık klişe olmuş o çuval sahnesini tekrar vurgulamanın anlamı var mıydı acaba?

Ayrıca ajanlar sanki içimizden biri gibi. Görev başında hem de yabancı bir ülkede operasyondalar ama casusluklarını hissettirecek bir yaşam pratiği teşhis edilemiyor.

Sonra filmin ana teması, yan hikayeciklerle desteklenebilirdi. Böyle olmadığı gibi Hakan’ın Ermeni sevgilisiyle akıbeti gibi bir yan hikaye bile sonuçsuz kalmış.

İstanbul’da yerin altında çekilen o tarihi dehlizlerin ve koridorların olduğu sahneler gerçekten de dikkat çekici ve gizemli…

İyi de hiç mi yarasa, fare, böcek, başka haşerat yok buralarda anlamak mümkün değil? Sanki tüm yer altı canlıları söz birliği etmişçesine film ekibine zorluk çıkarmamak için ekolojik tatile çıkmışlar.

Gelelim bana asıl mantıksız gelen hususa... Günümüzde ileri teknoloji sayesinde yer altı hareketlerine etki edilmesinin ve suni müdahalelerle depremlerin bile tetiklenebilmesinin tartışıldığı bir ortamda, koskoca Amerikan ajanları II.Abdülhamit döneminden kalma bir haritanın peşine niye düşsün?

Neymiş? O haritada petrolün olduğu yerler işaretliymiş. İyi de bugün o işi uydulardan muydulardan zaten yapıyorlar ya neyse…

Filmin kadrosu daha geniş tutulabilir, olaylar arasındaki sebep sonuç ilişkileri daha rasyonel düzlemde cereyan edebilirdi.

Pek tabii ki final çok daha anlamlı sonlandırılabilirdi.

Aslında senarist Ömer Erbil iki önemli konuya filmin başında değinmiş ve fakat hiç üzerinde durmamıştır. Iskalamıştır.

Birincisi 16 Mart 1988 tarihinde Saddam Hüseyin’in Irak’ın Halepçe şehrine attığı kimyasal silah olan napalm bombasıyla çoğunluğu kadın ve çocuk beş bin sivil Kürdü bir anda nasıl katlettiğidir.

Diğeri de yine Saddam’ın Türkmenlere hem de on yıllar boyunca Irak cezaevlerinde nasıl da işkence ettiği ve onları nasıl da esaret altında tuttuğudur.

Dünya standartlarında filmler çekeceğiz, yabancı oyuncularla bu işe biraz yaklaşıyoruz belki ama daha çok yolumuz var.

Sabrın sonu ile
1 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…