Ana içeriğe atla

FACEBOOK DAN GİRİP İSTİNYE PARK ALIŞVERİŞ MERKEZİ'NDEN ÇIKMAK

Ara ara geçmiş yıllardaki yazılarımı üçüncü şahıs gözüyle okurum. Herhangi bir konuda eskiden ne söylemişim, bugün ne düşünüyorum diye kurcalarım. Şâyet düşünce haritamda bir sapma ya da değişme olmuşsa, bu değişimin sebebi üzerine de ciddi ciddi kafa yorarım.
Meselâ, hangi konu olursa olsun, önümüzdeki dönemlere ait çıkarım yapmak ya da varsayımda bulunmak cidden zor bir iştir. Ahkâm keserken kolaydır da, bir süre sonra madara olmak da vardır işin içinde. Konu hakkında yeterli bilgi sahibi değilseniz baltayı taşa vurma olasılığınız oldukça yüksektir çünkü.

Bu açıklamaları yaptıktan sonra hiçbir zorunluluğum olmadığını bilmeme rağmen, siz okurlarıma bir konuda özeleştiri vermek istiyorum. Yani şu ana kadar altına imza attığım yüzlerce köşe yazım arasında bir husus var ki üzerinde birkaç cümle tüketmem gerekiyor.

O da facebook konusudur. Facebook konusundaki kehanetimin nasıl da berhava olduğunu gelin hep birlikte okuyalım.
Facebook çılgınlığının ülkemizi sardığı 2007 yılıydı. ‘Evlenip balayına gideceğime, bekâr kalıp alayına giderim’ başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Bu yazıda facebook ile ilgili birtakım açıklamalar yaptıktan sonra yazımı şöyle bitirmiştim : '…facebook un popülaritesine ortalama bir yıllık süre tanıyoruz. Evet, facebook ürün zenginleştirmesine ve tasarım değişikliklerine gitmezse, bu iddialı tezimiz şimdilik gerçekleşecek gibi görünüyor. Bekleyelim ve görelim.'

Hepimiz biliyoruz ki facebook un ömrü hiç de öyle öngördüğüm gibi bir yıl falan olmadı. Bekledik ve gördük ki facebook un ömrü uzun oldu. Bu konuda yanıldım. Siz buna baltayı taşa vurmak da diyebilirsiniz…Demek ki teknoloji söz konusu olduğunda erken yorum yapmak doğru olmayabiliyormuş. Bunun dışında özeleştiri vereceğim bir husus, en azından şimdilik yok…

Ha bu arada yeri gelmişken bir konu daha var. Ancak bu konu özeleştiri bağlamında değerlendirilmemelidir. Çünkü bu konu hakkındaki düşüncelerim değişmedi. Sadece benim dışımda gelişen ve birazdan açıklayacağım bazı sebeplerden verdiğim bir sözü tutamadım o kadar.
Bu ikinci konu da İstinye Park Alışveriş Merkeziyle ilgilidir. Ona da değinmek isterim.

Bilim insanlarınca sadece bir oyuncak olmayan, ancak kimileri tarafından ileri teknik modellerinin bile oyuncak olarak algılandığı, LEGO’ya olan ilgimin zirve yaptığı bir dönemdi…

Aradığım LEGO modeli ise, firmanın ürettiği binsekizyüz küsur parçadan oluşan teknik seriye ait bir tırdı. İstanbul’u altını üstünü getirmeme rağmen aradığım bu ürünü bulamamıştım ki, piyasa araştırmalarım bu ürünü yalnızca İstinye Park Alışveriş Merkezi’nde bulabileceğimi gösterdi. Pusulanın ibresi orayı gösteriyordu ve ben, önceki yazılarımdan birinde keskin ifadelerle asla gitmeyeceğimi söylediğim İstinye Park’a sırf bu yüzden gitmek zorunda kaldım.

Bunu özeleştiri bağlamında değerlendirmeyelim dememin sebebi, İstinye Park Alışveriş Merkezi ve diğer muadili alışveriş merkezleri hakkındaki düşüncelerimin değişmemiş olmasındandır.
Bahsini ettiğim LEGO hikâyesi, ardından dayımın oğlu Ersen’in binlerce kilometre uzaktan gelip, beni kolumdan tutup burnumun dibindeki İstinye Park’a ısrarla sürüklemesi…
Zaten olan oldu deyip, hepsinin üstüne çalışma arkadaşlarımın öğlen aralarında gerçekleştirdikleri İstinye Park serüvenlerine benim de iştirak ediyor olmam…
Anlayacağınız; arabayla önünden geçerken aylarca kafamı çevirip bakmadığım o alışveriş merkezinin kapısından içeri artık giriyorum…Bunları niye mi anlattım?
Bence her yazar geçmişe dönük minik bir sorgulama yapmalı ve bunu okuyucularıyla paylaşmalıdır da ondan.

Sabrın sonu ile
1 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...