Ana içeriğe atla

ŞİMDİ MUTSUZSUN AMA YAŞLANINCA HER ŞEY DÜZELECEK ÖYLE Mİ?


1970’li yıllarda, 1940’larda çocuk olmak gibi bir şeyden bahsedilmezdi. Örneğimizi değiştirebilirim, 1950’lerde de 1930’lar da çocuk olmak gibi bir konu tartışılmamıştı. Peki neden 2000’li yıllarda bulunduğumuz şu dönem, 1980’ler de çocuk olmak gibi bir şeyden bahsedip, nostaljik öğeleri ön plana çıkarıyoruz?

Sadece bahsetmekle kalmıyoruz, o dönemi sempatik bir duygusallıkla alaya alıp bazı tercihlerimize gülüyoruz, bazıları ise bizleri duygulandırıyor. Adile Naşit’li uykudan önceler, Yakkari, Clémentin isimli çizgi filmler, dizkapaklarımızda yaraları kabuk bağlatan mahalle oyunlarımız ve daha yüzlercesi…Bitmedi.

1980’li yıllarda izlediğim bilim kurgu filmlerin başını hatırlıyorum. Yıl 2012 ya da yıl 2014 diye başlardı ve o tarihler bizler için ulaşılmaz gelirdi. Hepimiz iyi biliyoruz ki, o dönemler filmlerde bilim kurgu olarak bizlere sunulmuş fantastik teknolojinin çok da ilerisini yaşıyoruz şu sıralar. O filmlerin senaristlerinin bile hayal güçlerini zorlayacak imkân ve değişimlere sahibiz artık…

Şimdi yukarıdaki sorunun cevabını verelim ve hatta tekrarlamak pahasına, soruyu bir kez daha sorduktan sonra…

Girişte örneğini verdiğimiz o yılların hiçbiri için değil de, neden yalnızca içinde bulunduğumuz şu 2000’li yıllarda, 1980’ler de çocuk olmak tartışılıyor ? Bu sorunun tek bir cevabı vardır; teknolojik ilerleme ve bu ilerlemenin yarattığı kolaylıklar sayesinde toplumsal belleğin herkesin erişebileceği şekilde kaydediliyor olması.

Bu kaydedilme ve ardından, herkesin önceki yılların yaşam kayıtlarına kolaylıkla erişebiliyor olması, dönemler arası mukayese kolaylığı getirmiştir.

Amacım daha önceki yazılarımda zaten değindiğim bu konuyu tekrar tartışmaya açmak değil. Peki ne?

Yukarıda bahsettiklerimi, günümüz modern zaman insanının, yani yaşı otuzlarda kırklarda olanların yaşlılık evrelerini masaya yatırmak. Madem özel bir kuşağız ve içinde bulunduğumuz dönem daha önceki onyıllarda akranlarımızın yaşadığı dönemlerden çok farklı…Benzer şekilde yaşları şu an otuzlu, kırklı yaşlar arasında olan geniş bir kesimin hayatı algılaması da yaşlılıklarında çok farklı olacak.

Boşanmanın moda olduğu bu kesimin yaşlandığında nasıl bir kuşağı temsil edeceğini, nasıl bir yaşam tarzına sahip olacağını kestirmeye çalışıyorum. Yaşı altmışı yetmişi bulmuş öyle bir nesil olacağız ki; boşanma oranı önceki yıllara göre çok artmış…Tutarlı, istikrarlı ve hatta meşru bir hayat arkadaşlığını başaramamış.


Teknolojiden haberdar, eğitimli ama hak arama bilinci lüzumsuz olacak şekilde gelişmiş bizlerden bahsediyorum. Duygusal hassasiyet, kişisel duyarlılık travma yaratacak boyutta zirve yapmış. Gözünün üstünde kaşın var eleştirisini savaş sebebi sayan çiftler...Tüm bunlarsa mutsuzluk getirecek.

Gençliğinde anti depresan ilaçları çerez gibi yutmuş ve belki de bu alışkanlığı hâlâ devam edecek olan bir nesil.


Kimse gönül koymasın, ahlâki zafiyet demeyeyim ancak istediklerini yaşama noktasında daha özgür bir nesil…Uzak Asya’yı da gezmiş, İstiklâl’deki barları da devirmiş bir nesil…Anadolu’nun ücra köşesinde, şehrin banliyösünde yaşıyor da olsa, neler olup bittiğini, dünyada neler döndüğünü bilen bir nesil…Ama muhtemelen yalnız kalacak bir nesil.

Gençliğinin de gücüyle, aslında mutlu olmak için birçok sebebi olan ama şu an neredeyse kuşak olarak mutsuzluğunu ilân etmiş bu nesil yaşlandığında mı huzurlu bir hayata kavuşacak?

İnsanların yaşlandığında, emeklilik döneminde, biyolojik ve sosyal olarak daha mutsuz olabileceği bilimsel olarak ispatlanmışken…Gençliği sayesinde, sosyolojik ve biyolojik olarak hayatın birçok nimetinden kolayca faydalanıp mutlu olma imkânı olduğu hâlde mutlu olamayıp, bir de üstüne üretemeyen ve yalnız kalan bu nesil daha şimdiden kuşak olarak mutsuzluğunu ilân etmişse…

Kesin olan bir şey var ki; boşanmaların yoğun olarak yaşandığı ya da sosyal formalite icabı evliliğini devam ettirenlerin arttığı günümüz gençliğinin, yaşlandığında nasıl bir özel hayatı olacağını düşünmek beni ürkütüyor.

Şimdiki yaşlılarımız alınmasın, çünkü onların yaşına geldiğimizde, şu an onların hayata sarıldıklarının onda biri kadar hayata sarılabileceğimize inansaydım bu satırları kaleme almazdım.

Sabrın sonu ile
2 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...