Ana içeriğe atla

HAYDİ EVLENELİM ARTIK, BİR DE ÇOCUK YAPALIM

Ekonomik boyutu başlı başına bir inceleme alanı olan evlilik kurumunu birkaç yönüyle incelemeye çalışalım.

Evlilik, fizyolojik, etik, ruhsal, sosyal, teolojik ve içgüdüsel boyutlarıyla incelenmesi gereken bir olgudur.

Sırayla inceleyelim.

Fizyolojik ihtiyaçtır çünkü biyolojik taleplerin giderilmesi söz konusudur. Sadece giderilmesi değil, bu biyolojik taleplerin meşru zeminde giderilmesidir söz konusu olan.

Bu meşru zemin, bizi ikinci olguya, etik denilen şeyi kavramaya sevk eder. Ahlâk denilen şeye yani. Çünkü fizyolojik cinsel ihtiyaçların evlilik dışı giderimi, birçok toplumda gayriahlâki yorumlanmaya müsaittir…

Evlilik aynı zamanda ruhsal bir ihtiyaçtır da. Çünkü yalnızlık Allah’a mahsustur…

Diğer taraftan evlilik, sosyal bir ihtiyaçtır. Çünkü evli birisi, kadın erkek fark etmez, cemiyette nispeten daha fazla itibar görür.

Damsız girilmez den tutun da, hâlâ geleneksel yapıyı kıramamış aile salonumuz vardır yaklaşımı hep aynı zihniyetin tezahürüdür.

Teolojik bir olgudur da aynı zamanda evlilik. Sözgelimi İslâm dini evlenmeyi emreder. Ve hatta hâli vâkti yerinde olup da evlenmemeyi günah sayar.

Bunların dışında evlilik, içgüdüsel boyutlarıyla da incelenmesi gereken bir kurumdur. Üremek, neslin devamını meşru çerçevede sağlamak, anne ya da baba olabilmek gibi.

Ancak modern zamanlarda evliliğin payandası sayılabilecek bu bileşenlerin hepsinin zıddıyla ikâme edilebildiğini görmek mümkündür.

Sırasıyla inceleyelim.

Fizyolojik cinsel ihtiyaçların giderimi için artık evlilik müessesi dışında çare arayan geniş bir kitle olduğunu söylemek mümkün.

Hâl böyle olunca, etik öğelerin geçici ya da sürekli olarak askıya alındığını anlamak içinse ahlâk bilimci olmaya gerek yoktur.

Yalnızlığın dayattığı bir takım ruhsal buhranlar ise, geçici yöntemlerle aşılmaya çalışılmaktadır. Kendisine hiç de uygun olmayan birisiyle arkadaşlık ettiğini gördüğünüz birisi aslında bu buhranını atlatmaya da çalışıyor olabilir.

Şu bir gerçek ki meselenin sosyal boyutunun zıddı da kendiliğinden gelişmiştir. Misâl; yanınızda partneriniz olduğunda evli olup olmadığınızın pek de bir anlamı yoktur.

Önemli olan evli olup olmadığınız değil, evli gibi durup durmadığınızdır. Dolayısıyla aile salonumuz vardır bölümüne girmek için evlilik cüzdanına da bakılmamaktadır zaten.

Yaşanan bu kompleks süreçte, evliliğin teolojik boyutunu herhangi bir kimsenin ciddiye aldığını söylemek güç gibi görünüyor.

Son olarak, anne baba olma ve neslin devamını sağlama içgüdüsüne gelince…

Günümüz erkekleri bu konuda biraz daha vurdumduymaz olabiliyor. Bunun altında da, cinsel gücü artırıcı ilaçların etkisiyle neredeyse istenilen yaşta çocuk sahibi olunabileceğinin garantisini hissetmeleri vardır da denilebilir.

Kadınlara gelince, henüz sperm bankalarından çocuk sahibi olmayı göze alamayanlar, sırf sahih bir nesebe sahip olmak için evlenebilmektedirler.

Yani sırf, babası belli çocuk sahibi olmak için evlenilebilmektedir.

Günümüz modern zaman kadınlarının muayyen bir kesiminde gözlemlenebilen bu eğilim, ne yazık ki gitgide taraftar da toplayabilmektedir.

Bu yeni jenerasyonun sahip olduğu öyle bir yaklaşımdır ki, kadınsı içgüdülerle çocuk sahibi olmak için girilen çabalar, doğumun hemen ertesinde boşanmayla sonuçlanabilmektedir...

Bu paradigmayı ; 'çocuk yaptım, babası da belli, artık gerisi çok da mühim değil' şeklinde özetlemek mümkündür.

Eh, kim kendi çocuğuna piç denilmesini göze alabilir ki?

Sabrın sonu ile

1 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

BUGÜN AREFE ( Mİ ) ?

Arefe günü, müslümanlar için dini bayramlarımızdan, yani ramazan ve kurban bayramından bir önceki güne verilen addır.
Hatta duvar takvimlerinden, basın yayın organlarına kadar, ramazan bayramından bir önceki güne de arefe günü dendiğini biliriz.
Ancak, islam dinine göre, arefe günü, aslında yalnızca kurban bayramından bir önceki güne denir.

Yani, ramazan bayramından bir önceki güne denmez.
Yanlış duymadınız.
Biraz açarsak ;
İslam inancına göre, Mekke'nin güneydoğusundaki Arafat Dağı, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın yeryüzünde ilk buluştukları yerdir.
Kurban bayramında ifa edilen hac ibadetinin tam olarak yerine getirilebilmesi için ise, hacıların Arafat Dağı'nda topluca ibadet etmesi ve tıpkı mahşer gününü yaşar gibi o an orada bulunmaları gerekmektedir.
Bunu da arefe günü, anlayarak, hissederek yapmaları gerekmektedir.(Arefe : kelime anlamı itibariyle, anladı, kavradı, bildi demektir)
İşte en genel anlamıyla, Allah'ı anlamak, kavramak, kendine yakın hissetmek, bilmek, anlamına ge…