Ana içeriğe atla

5 MART 2011 CUMARTESİ MİLLİYET BLOG YAZARLARI TOPLANTISI SONRASI GENEL DEĞERLENDİRME (1.BÖLÜM)


Milliyet Blog yazarlarından Yılmaz Çetingöz ’ün tertip ettiği 5 Mart 2011 Cumartesi günkü buluşma, belirlendiği yer ve saatte gerçekleşti.

Beşiktaş Öğretmenevi'nde saat 14:00’de toplandık ve saat 18:00’e kadar konuştuk. Peki ne konuşuldu?

Yılmaz Çetingöz, gerçekçi ve ütopizmden uzak bir dünya görüşünü benimsediğinden, toplantı süresince bizleri bir konuda sürekli uyardı. O uyarı da; toplantının sonunda somut sonuçlara ulaşılması gerektiğiydi.

Uyarıları elbette işe yaradı ve bizler de bir takım somut sonuçlar konusunda mutabık kaldık. Toplantı kadrosuna Milliyet Blog Sinerji Grubu (MBSG) dedik.

Katılımcıları kadro diye nitelendirmemiz ve buna Milliyet Blog Sinerji Grubu ( MBSG) dememizin amacı, gelmeyenleri, gelmek istemeyenleri ya da gelemeyenleri yok saymak değildi. Çünkü gelmeyenler, gelmek istemeyenler ya da gelemeyenler istedikleri anda bu grubun içinde var sayılıyorlardı zaten. Peki o zaman??

Meselâ; gazete yönetiminin dikkatini, Milliyet Blog sayfasına bir kez kayıt yaptırmış, bir yazı eklemiş ondan sonra da ortadan kaybolmuş belki de yüzlerce kişiden farkımıza dikkat çekebilmek, amaçlarımızdan sadece bir tanesi...Yani sadece kayıt yaptırmış ve belki senelerdir yazı eklememiş olanların, bu sanal blog mezarlığındaki defin işlemlerinin tamamlanmasını sağlamak.

Kayıp yazarlar, Milliyet Blog’un sanal âleminde varlık göstermiyor ancak idarece defin işlemleri de bir türlü gerçekleşmiyor.
Sanal mevtalar, sanal arşiv morgunda bekliyor da bekliyor…Râhmetle andığımız merhum yazarlarımız konumuz dışında olduğundan, yorumumun çarpıtılma olasılığına karşı bunu da ayrıca belirtmek istedim.

Mesele gayet net; senelerdir yazı eklemeyen ya da bir kez kayıt yaptırıp bir yazı ekleyip bir daha da bu sayfalara uğramayanların Milliyet Blog yazar adedini lüzumsuz bir şekilde yükseltmesine karşıydık. Bunlar neden hâlâ yer işgal ediyorlardı?

Çünkü bu durumun Milliyet Blog kalitesini düşürdüğü muhakkaktı. Yazmayan yazar (!) adedi kantiteyi artırırken kaliteyi düşürüyordu ve idare buna sessiz kalıyordu.

Ve tabi Milliyet Yönetimi’nin buna neden göz yumduğu da büyük puntolu bir soru işareti olarak karşımızda duruyordu??

Bu arada Milliyet Blog Sinerji Grubu' nun ( MBSG) isim babası da, katılımcılardan Kadri Kanpak oldu.

Gayet profesyonelce seçilmiş bu isim ve bu isim etrafında şekillenecek düşünce sistematiğini masaya yatırdığımız doğruydu.
Ancak biz bir siyasi parti ya da dernek değildik. Görüş farklılıklarımız da oldu.

Ama ayda bir kez toplanabilmek adına elimizden geleni yapabileceğimiz konusunda fikir birliğine vardık. Katılımcılarımızın da her toplantıda bir öncekine göre artacağına inanıyorduk.

Okuyan toplum projesi konusundaki çabalarıyla Ferhat Özen,

Konuşmaktan çok dinleyip bilgi toplayan Harun Özyurt,

Üslubuyla sanal âlemi kasıp kavuran ve getirdiği fıstıklı lokumlarıyla Sabiha Rânâ,

Yaşı, mesleki birikimi ve titizliğiyle Onursal Başkan sıfatında hepimizin mutabık kaldığı, Türkiye İş Bankası A.Ş. Emekli Müfettişi Yılmaz Çetingöz,

Diyalektik konuşmacı ve cemiyet adamı profiliyle Kadri Kanpak,

Şehir dışından üstelik kızını da alıp gelmiş Mehmet Emin Yolsal,

Yan yana oturduğumuz ve geleneksel meşhur bayram mesajlarıyla herkesin gönlünde ayrı bir yeri olan sağduyunun sesi Ahmet Yılmaz,

Yüksel Hanım yani nam-ı diğer Sessiz Çığlık ve,

Milliyet Blog Bülteni’nin son sayısındaki yazısıyla Emre Tekin.

Eeeee? Yazı bitti. Peki bu kadar mı? Hayır ! Tüm konuşulanları, konuşulmayanları, konuşamadıklarımızı hepsini ve son tahlilde nihâi amacımızı açıklayacağım.


Günlerce sürecek olan ve bu sayfalarda tefrika edeceğim yazı dizisinin ilk bölümünü şimdi okuyorsunuz.

Berancığım, (Milliyet Blog Yazarlarından Beran Uzer) Türkiye’de üç maymunun oynandığı ama uluslararası basında ses getiren makalen zaten başlı başına bir yazı konusu…Hepsini kaleme alacağım. Daha neler neler? Bekleyin.

Okuyucularımız da dahil yanlış okumadınız, okuyucularımız da dahil, yazarlarımızın da sonraki toplantılara, Milliyet Blog Sinerji Grubu'na katılımını bekliyoruz. İlk yarı 1-0.

Artık tribünlerden sahaya inmemin vâkti geldi.

Oyun yeni başlıyor. Yedek kulübesinde beklememeniz dileğiyle…

Sabrın sonu ile
7 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…