Ana içeriğe atla

5 MART 2011 CUMARTESİ MİLLİYET BLOG YAZARLARI TOPLANTISI SONRASI GENEL DEĞERLENDİRME (2.BÖLÜM)


Yazı dizimin her biri, diğerinin ayrılmaz parçasıdır. İşbu sebeple tek bir bölümü okuyarak sağlıklı bir değerlendirme yapmanız mümkün olmayabilir.

Yazı dizim boyunca aktardığım görüşlerin, Milliyet Blog Sinerji Grubu’ndaki (MBSG) tüm iştirakçilerin mutabık olduğu görüşler olduğunu düşünmeyiniz. Çünkü öyle konular var ki; o günkü görüşmede dile bile getiremedik.

Bu açıklamayı yaptıktan sonra, önceki yazımda dile getirdiğim bir hususa, bir cümle ile değineceğim.

O da; Milliyet Blog’a bir kez kayıt yaptırıp bir yazı ekleyip sonra da bir daha uğramamış olanların sanal defin işlemlerinin tamamlanmasının Milliyet Blog’un kalitesini daha da artıracağıdır. Milliyet yükte ağır paha da hafif bu kitleyi tasfiye edebilir, kayıtlarını silebilir. Bunda alınganlık gösterilecek bir durum yok. Muhatabımız, birkaç yazı ekleyip kaybolan ve birkaç yıldır da ortalıkta görünmeyen yazmayan(!) yazarlardır.

Ayrıca, Milliyet Blog Sinerji Grubu (MBSG) bir kooperatif değildir ya da bir gerillâ hareketi de değildir. Bunları söylüyorum çünkü üyelerin birbirlerine saygılı olmaları ve birkaç prensip kararında mutabık kalmaları dışında başkaca bir ilişki bağına sahip olmalarına, en azından şimdilik gerek yoktur.

Dolayısıyla Milliyet Blog Sinerji Grubu (MBSG) hakkında yorum yaparken, meseleye bir dava adamı ciddiyetiyle değil de, standart medeni ölçülerde bakmak yeterli olacaktır. Çünkü görüşlerimizin tamamına yakınını benimsemeyip sadece bu grupta olmayı sosyal iletişimin bir boyutu olarak telakki eden söz gelimi Ahmet Yılmaz gibi sağduyulu yazarlarımız da mevcuttur.

Son tahlilde amacımız, cari monotonluğu yıkmak ve Milliyet’in hafta sonları Milliyet Blog Eki adı altında bir ek yayınlamasını sağlamaktır. Bunu talep etme hakkını bize kim veriyor? Kamuoyunun yazılarımıza teveccühü veriyor. Okunma oranlarımızdaki milyonları bulan yüksek rakamlar veriyor. Sadece bunlar da değil...

En önemlisi, Milliyet Blog’un omurgasını teşkil eden Milliyet Blog Sinerji Grubu olarak (MBSG) bu iş için bu kadar kafa patlatıyor olup bilimsel tespitler yapmak da sanırım bu hakkı bize veriyor. Bu Milliyet için de bir taze kan ve bir ilk olacaktır.
Milliyet Blog Sinerji Grubu üyeleri olarak bizler, bu sütunlardaki yazarların köşe yazılarından ya da bloglarından seçilenlerin hafta sonu verilecek Milliyet Blog Eki’nde yayınlanmasını istiyoruz.

Dikkat ederseniz, köşe yazısı ve blog ayrımına gidiyorum. Çünkü her ne kadar Milliyet Blog çatısı altında yazıyorsak da, burada yazılanların hepsinin blog olduğunu söylemek imkânsız. Sözgelimi sayfa künyemdeki ‘blog yazarı değildir’ ifadesi sırf bu dikkat çekme amacıyla oraya konmuştur. Yoksa bir ukâlalık ya da kibir belirtisi asla değildir. Olamaz.

Tıpkı gazete sayfalarında okuduğumuz yazıların hepsinin, aslında köşe yazısı olmaması gibi bir şey bu. Çünkü onların içinde de çok sayıda blog yayınlanıyor. Ama kimse bunu yüksek sesle dillendirmiyor…

Bizim yaşadığımız da bunun tam tersi. Yazılar köşe yazısı ama blog çatısı altında yayınlanıyor.

Bir örnek; Milliyet Blog yazarlarından Beran Uzer’in bir yazısı uluslararası basında ses getirdi ve yabancı yayın organları tarafından kaynak gösterilerek haber yapıldı.

Bırakın Milliyet’i, Türkiye’de ne oldu? Hiiiiç, herkes söz birliği etmişçesine üç maymunu oynadı. Sizce bu olayın haber değeri yok muydu? Bence vardı. Beran Uzer Milliyet Gazetesi’nde haber yapılabilirdi. Ama olmadı…Çok şaşırdım, dillendirmese de onun da şaşırdığını tahmin edebiliyorum. Şaşırdığımız ve haber yapılmayan şu olayın, kendisine oturacak kucak arayan bir kadının kalçaları kadar kıymeti, haber değeri bile yokmuş demek ki.

Bitmedi, bir de Sabiha Rânâ fenomeni var.

Üçüncü bölümde görüşmek üzere…

Sabrın sonu ile
________________________________________
Bir sonraki buluşma/toplantı bilgileri :

YER: BAKIRKÖY ÖĞRETMENEVİ
TARİH: 9 NİSAN 2011 CUMARTESİ
SAAT: 14:00- 16:30
KATILIMCILAR: Okurlar da dahil, tüm gönüllüler
______________________________________________
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...