Ana içeriğe atla

5 MART 2011 CUMARTESİ MİLLİYET BLOG YAZARLARI TOPLANTISI SONRASI GENEL DEĞERLENDİRME (6.BÖLÜM)


Yazı dizimin her biri diğerinin ayrılmaz parçasıdır. İşbu sebeple tek bir bölümü okuyarak sağlıklı bir değerlendirme yapmanız mükün olmayabilecektir.

Önceki beşinci bölümde, Yılmaz Bey'in Başkan seçilmesi ve diğer bazı konular üzerinde durmuştum...

Gelelim bazen kişisel çatışmaların odağına iyice oturan, küfürleşmelere kadar varan yazışmalara...Milliyet Blog çatısı altında yayınlanan bazı yazıların öznelliğin, şahsiliğin doruklarında olduğunu düşünüyorum. Elbette burası adı üzerinde Milliyet Blog çatısı ve insanlar dilerse günlük niyetine de kullanabilir. Ancak öyle yazılar yazılıyor ki, tamamen kişisel hesaplaşmalar için kaleme alındığı belli...

Peki bunlar yazılmasın mı ya da yayınlanmasın mı?

Hayır tabii ki. Yayınlansın. Fakat hafta sonları Milliyet Blog Eki adı altında bir ek yayınlanmaya başladığında bu tip yazılara orada yer verilmesin. Hoş gazete yönetiminin bu tavsiyemize de ihtiyacı çok da yok ya...

Çünkü para verip gazete bayiinden gazetesini alan bir vatandaş, hiç tanımadığı birinin belki de patolojik bir saplantısından ötürü kişisel bir hesaplaşmasını okumak için para vermek istemeyebilir.

Ancak aynı yazarın, bu hastalıklı saplantısından ötürü kişisel bir hesaplaşmasını yansıtmadığı güzel yazıları elbette yayınlanabilir.

Bu arada aklıma geldi, sahi Ayşe Arman, Sabiha Rana’ya rakip olabilir mi? Ya da samimi görüşümü söyleyeyim.

Bana göre zaten rakip. Ama ifade edilmiyor, telaffuz edilmiyor. Daha güzel bir soru soralım. Ayşe Arman, Sabiha Rânâ’yı tanıyor mudur?

İsmen tabii ki...Bence tanıyordur. Sayfası milyonlarca kez tıklanan ve sanal alemi kasıp kavuran bir bayan, Ayşe Arman tarafından fark edilmemiş midir sanıyorsunuz? Aslında aynı zamanda bir gazete okuru olarak şunu hep merak etmişimdir.

Ayşe Arman’ın internetteki blogları acaba günde kaç kez tıklanıyordur? Blog diyorum çünkü Ayşe Arman bir blog üstadıdır. Onun köşe yazısı ya da makale yazdığına hiç şahit olmadım. Amacım tabii ki O'nu küçümsemek değil.

Blog yazmak da kolay iş değil. Kolay olsaydı kayıtlı üye sayımız altıbin küsur değil onaltibin küsur olurdu.

Blog çatısı altında köşe yazısı yazanlar olduğu gibi, köşe yazısı çatısı altında blog yazanlar da olduğuna dikkat çekmektir amacım…

Hele, Milliyet Blog çatısı altında yazan bazı yazarların milliyet.com.tr yazarlığına transferleri konusu var ki, bunun hakkaniyetin sınırlarının zorlandığı bir konu olduğunu düşünüyorum.

Ona da bir sonraki yedinci bölümde değineceğim.

Sabrın sonu ile

_________________________________________
Bir sonraki buluşma/toplantı bilgileri :

YER: BAKIRKÖY ÖĞRETMENEVİ
TARİH: 9 NİSAN 2011 CUMARTESİ
SAAT: 14:00- 16:30
KATILIMCILAR: Okurlar da dahil, tüm gönüllüler
__________________________________________
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

BUGÜN AREFE ( Mİ ) ?

Arefe günü, müslümanlar için dini bayramlarımızdan, yani ramazan ve kurban bayramından bir önceki güne verilen addır.
Hatta duvar takvimlerinden, basın yayın organlarına kadar, ramazan bayramından bir önceki güne de arefe günü dendiğini biliriz.
Ancak, islam dinine göre, arefe günü, aslında yalnızca kurban bayramından bir önceki güne denir.

Yani, ramazan bayramından bir önceki güne denmez.
Yanlış duymadınız.
Biraz açarsak ;
İslam inancına göre, Mekke'nin güneydoğusundaki Arafat Dağı, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın yeryüzünde ilk buluştukları yerdir.
Kurban bayramında ifa edilen hac ibadetinin tam olarak yerine getirilebilmesi için ise, hacıların Arafat Dağı'nda topluca ibadet etmesi ve tıpkı mahşer gününü yaşar gibi o an orada bulunmaları gerekmektedir.
Bunu da arefe günü, anlayarak, hissederek yapmaları gerekmektedir.(Arefe : kelime anlamı itibariyle, anladı, kavradı, bildi demektir)
İşte en genel anlamıyla, Allah'ı anlamak, kavramak, kendine yakın hissetmek, bilmek, anlamına ge…