Ana içeriğe atla

5 MART 2011 CUMARTESİ MİLLİYET BLOG YAZARLARI TOPLANTISI SONRASI GENEL DEĞERLENDİRME (7.BÖLÜM)


Tekrar hatırlatmakta fayda var; yazı dizimin her biri diğerinin ayrılmaz parçasıdır. İşbu sebeple tek bir bölümü okuyarak rasyonel bir değerlendirme yapmanız sağlıklı olmayacaktır.

Önceki altıncı bölümde belirtmiştim, Milliyet Blog çatısı altında yazan bazı yazarların, milliyet.com.tr yazarları arasına transfer edilmesi durumu var. Ve bu durum hakkaniyetin, eşitliğin sınırlarını soruşturmaya açıyor. Açıklayayım.

Mühendislikte temel bir kural vardır. En doğru çözüm en karmaşık çözüm değildir. Yani bazı kompleks süreçlerin çözümü çok basit olabilir. Çok büyük bir taşı, sıradan bir kaldıraçla yerinden oynatabilmeniz gibi…Ya da ağırlığı ne olursa olsun, normal koşullarda hareket ettirmenizin çok zor olduğu bir yükü, raylı bir sistemle rahatlıkla yerinden oynatabilmeniz gibi.

Bizim mesele de buna benziyor.

Sayfaları milyonlarca kez tıklanan yazarlar milliyet.com.tr yazarı olamıyor. Bu durumda da insanların aklına şu geliyor. milliyet.com.tr yazarı olabilmek için hangi kriterleri haiz olmak gerekiyor? Zor gibi görünen bu sorunun cevabının çok basit olması gerekiyor.

Lütfen kimse bana yuvarlak laflarla cevap vermesin. Burası öyle bir platform ki, ben yazamıyorum ama a…..’ koyayım cümlesini içi dolu bir şekilde kullananlar bile var. (Ben bu yazıyı yayınladıktan sonra, o küfürlü yazının yayından kaldırılma olasılığına karşı, ekran görüntüsünü kopyalayıp arşivime kaldırdım)

Burayı tıkladığınızda açılan yazının son paragrafının 14.satırının son kelimesini, yani a….’ koyayım ifadesindeki noktalı kısmın içi dolu hâlini Sayın Güneri Civaoğlu görmüş müdür acaba? Ya da Sayın Taha Akyol?

Ya da görürlerse tepkileri acaba ne olur?

Burası ekşi sözlük değil ki, Râhmetli Abdi İpekçi’nin geleneğinden gelen, ülkenin basın yayın tarihine damgasını vurmuş bir koca gazete.

Milliyet.

Biri bizi sahiden gözetliyorsa bu tip durumların da önüne geçilmelidir. Haaa, hepimiz biliyoruz ki, sanal ortamda küfürün bini bir para. İyi de burası sıradan bir platform değil ki?...Konudan konuya atlamak zorundayım.

Yeri gelmişken, bir de muhatap bulma sorunum da yok değil. Meselâ Milliyet Blog yazarları için irtibat kurulabilecek bir mail adresi blog@milliyet.com.tr olarak var. Ancak o adrese gönderdiğim bir çok mailime cevap alamadım.

Bizler Milliyet Blog’u daha iyi yerlere taşımak için uğraşalım ama daha bazı maillerimizde sorduğumuz sorulara cevap bile alamayabiliyoruz. Elbette bu işten bir menfaatimiz var, o da daha iyi, nitelikli bir yerde yazmak istemek.

Ben, ekşi sözlükte Milliyet Blog için yazılmış şu cümleleri görmek istemiyorum çünkü :

"İleri görüşlü bir karar ile yayın hayatına başlayıp, hevesli ve yetenekli yazarları bünyesine toplayan fakat zamanla kötü idare edildiği için internet çöplüğündeki yerini alacak olan sosyal paylaşım sitesi/blog kırması portal..."

Bir sonraki sekizinci bölümde görüşmek dileğiyle.

Sabrın sonu ile
____________________________
Bir sonraki buluşma/toplantı bilgileri :

Yer : BAKIRKÖY ÖĞRETMENEVİ
Tarih: 9 NİSAN 2011 CUMARTESİ
Saat: 14:00- 16:30
Katılımcılar: OKURLAR DA DAHİL TÜM GÖNÜLLÜLER
___________________________
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

BUGÜN AREFE ( Mİ ) ?

Arefe günü, müslümanlar için dini bayramlarımızdan, yani ramazan ve kurban bayramından bir önceki güne verilen addır.
Hatta duvar takvimlerinden, basın yayın organlarına kadar, ramazan bayramından bir önceki güne de arefe günü dendiğini biliriz.
Ancak, islam dinine göre, arefe günü, aslında yalnızca kurban bayramından bir önceki güne denir.

Yani, ramazan bayramından bir önceki güne denmez.
Yanlış duymadınız.
Biraz açarsak ;
İslam inancına göre, Mekke'nin güneydoğusundaki Arafat Dağı, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın yeryüzünde ilk buluştukları yerdir.
Kurban bayramında ifa edilen hac ibadetinin tam olarak yerine getirilebilmesi için ise, hacıların Arafat Dağı'nda topluca ibadet etmesi ve tıpkı mahşer gününü yaşar gibi o an orada bulunmaları gerekmektedir.
Bunu da arefe günü, anlayarak, hissederek yapmaları gerekmektedir.(Arefe : kelime anlamı itibariyle, anladı, kavradı, bildi demektir)
İşte en genel anlamıyla, Allah'ı anlamak, kavramak, kendine yakın hissetmek, bilmek, anlamına ge…