Ana içeriğe atla

5 MART 2011 CUMARTESİ MİLLİYET BLOG YAZARLARI TOPLANTISI SONRASI GENEL DEĞERLENDİRME (3.BÖLÜM)


Yazı dizimin her biri diğerinin ayrılmaz parçasıdır. O yüzden tek bir bölümü okuyarak sağlıklı bir değerlendirme yapamayabilirsiniz.

Bu hatırlatmayı yaptıktan sonra, önceki yazımın sonunda dile getirdiğim, Milliyet Blog yazarı Sabiha Rânâ fenomenine dikkat çekmekte fayda var. Toplantıda oluşturulan Milliyet Blog Sinerji Grubu (MBSG) Sabiha Hanım’ın okunma oranlarındaki yüksekliği de masaya yatırdı. Hatta bu işi nasıl başardığına dair bazı ipuçları da istedik, o da sağ olsun çekinmeden verdi.
Neydi bu ipucu? Cevap; bu işe hepimizden çok ‘emek’ verdiğiydi…

Önceki bölümde Milliyet Blog yazarlarından Beran Uzer’in bir makalesinin (hadi kolaysa gelin buna blog deyin) uluslararası basında ses getirmesine değinmiştim. Bunu niye söylemiştim?

Çünkü Milliyet Blog camiası içinde yaşanan bazı süreçlerin haber değeri olduğunu düşünüyordum.Beran Uzer buna bir örnekti de, Sabiha Rânâ örnek teşkil etmiyor muydu? Bal gibi ediyordu. Milliyet Blog Sinerji Grubu olarak, birilerinin bizi gözetlediğini biliyoruz. Gazete yönetimi, sayfası milyonlarca kez tıklanan, milyonlarca kez okunmuş bir blog yazarını sizce takip etmiyor mudur? Etmez olur mu?

Milliyet Blog yazarı Sabiha Rânâ şimdiye kadar kaç kez okunmuş biliyor musunuz? 4,239,633 kez. Üşenmeyelim, bir de yazıyla yazalım; dörtmilyonikiyüzotuzdokuzbinaltıyüzotuzüç kez.

Milliyet Yönetimi’nin bir kez bile olsa, Sabiha Hanım’a en azından bir telefon açması ya da mail atması ya da ne bileyim bir şekilde irtibat kurması, tebrik etmesi sizce şık olmaz mıydı?

Bence süper olurdu.Sizce bir bayanın milyonlarca okuyucusu olması ve bunu Milliyet Blog aracılığıyla yapmış olması, kamuoyuna ‘haber yapılarak’ verilmesi gereken bir bilgi değil midir? Dikkat ediniz, Sabiha Rânâ ve Beran Uzer isimlerinin üzerinde duruyorum çünkü işin mantığı şu : Onlar ayrı bir platformda başarılara imza atıp Milliyet Blog bünyesine gelmemişler.
Haber değeri olabilecek tüm başarılarına bu çatı altında imza atmışlar.

İnsanın kendisini anlatması ve kendinden bahsetmesi, övgü dolu sözlerle bahsetmesi bir okuyucunun maruz kalabileceği en antipatik şeydir. Ama bağışlayın, argümanımın desteklenmesi açısından benzer örneği kendimden vermek durumundayım.

Türkiye’de daha önce hiç kaleme alınmamış olan, annenin erkek çocuğuna sapkın bağlılığı demek olan Jocasta Kompleksi ile ilgili dört bölümlük bir yazı dizisini birkaç yıl önce Milliyet Blog sayfalarında yayınlamıştım. Ve ne oldu biliyor musunuz? Balıklı Rum Hastanesi’nden Doç. Dr. Ayhan Kalyoncu benim makalemi intihal edip, hastanenin bültenlerinde yayınladı. Yani yazarını ‘kendisiymiş gibi' gösterdi. Türkçesi; akademik hırsızlık. Sizce bunun bir haber değeri yok muydu? Vardı elbet?

Ama nerdeee?

Dördüncü bölümde görüşmek üzere…

Sabrın sonu ile

___________________________
Bir sonraki buluşma/toplantı bilgileri :

YER: BAKIRKÖY ÖĞRETMENEVİ
TARİH: 9 NİSAN 2011 CUMARTESİ
SAAT: 14:00- 16:30
KATILIMCILAR: Okurlar da dahil, tüm gönüllüler
___________________________________
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

BUGÜN AREFE ( Mİ ) ?

Arefe günü, müslümanlar için dini bayramlarımızdan, yani ramazan ve kurban bayramından bir önceki güne verilen addır.
Hatta duvar takvimlerinden, basın yayın organlarına kadar, ramazan bayramından bir önceki güne de arefe günü dendiğini biliriz.
Ancak, islam dinine göre, arefe günü, aslında yalnızca kurban bayramından bir önceki güne denir.

Yani, ramazan bayramından bir önceki güne denmez.
Yanlış duymadınız.
Biraz açarsak ;
İslam inancına göre, Mekke'nin güneydoğusundaki Arafat Dağı, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın yeryüzünde ilk buluştukları yerdir.
Kurban bayramında ifa edilen hac ibadetinin tam olarak yerine getirilebilmesi için ise, hacıların Arafat Dağı'nda topluca ibadet etmesi ve tıpkı mahşer gününü yaşar gibi o an orada bulunmaları gerekmektedir.
Bunu da arefe günü, anlayarak, hissederek yapmaları gerekmektedir.(Arefe : kelime anlamı itibariyle, anladı, kavradı, bildi demektir)
İşte en genel anlamıyla, Allah'ı anlamak, kavramak, kendine yakın hissetmek, bilmek, anlamına ge…