Ana içeriğe atla

YAĞLI, BALLI, SUBÖREKLİ, KOMPOSTOLU, HAVYARLI VATANSEVERLİK


İkibinli yılların ortalarında bizzat şahit olduğum bir süreçten bahsetmek istiyorum.
İki oğlu olan yakın bir aile dostumuz vardı.
Her iki çocuğu da Amerika Birleşik Devletleri’nde eğitim görüyordu. Türkiye’ye geldiklerinde de sık sık görüşürdük.
Milliyetçi, vatansever, laik, Atatürkçü bir aileydiler. Öyle ki, milli bayram olmasa da yılın neredeyse 365 günü evlerinin balkonundan bayrak asarlardı. Bayağı da zenginlerdi.
Her fırsatta güzel ülkemizi nasıl sevdiklerinden, Amerika’da iken Türkiye’yi nasıl da özlediklerinden bahsederlerdi.
Sonra bu iki vatan evlâdından bir tanesinin zaten uzun yıllar ertelenmiş olan askerliği geldi çattı. Öyle bizler gibi kısa dönem ya da uzun dönem yapmadı tabii.
Tam hatırlayamamakla birlikte sanırım Isparta’ da bedelli askerlik yaptı o askerliği gelen. 28 gün müydü neydi?
Uzatmadan…
Aman Allahım 28 gün süren askerlikten sonra o bizim vatansever oğlumuz bir anda neredeyse halkı askerlikten soğutmak suçunu işleyecek kadar değişmişti.
O da yetmemiş, bilişim uzmanı bir takım bedelli dönem arkadaşlarıyla birlikte, o dönem askerlik aleyhinde web sayfaları kurmuşlardı.
Eeee,
Eee si şu; askerde hakaret görmedi. Mehmet Bey muamelesi gördü, dayak yemedi, intihar etmelerini gerektirecek bir psikolojik gerilim de yaşamadı.
Ne oldu peki?
Bilmem bunu ona sormak lâzım.
Aslında olduğu şu; biz erkeklerin çoğumuzun yaşadığı standart muamelelere maruz kaldı o kadar.
Ama ailenin tepkisi nasıl oldu derseniz, işte yukarıda anlattığım gibi oldu.
Bu minik bahsi niye açtım?
Bağdat Caddesi’nde polise mukavemet eden, saldırıya geçen, adliye önünde basın mensuplarına saldıran insanları gördüm önceki gün.
Şaşırdım. Olan sadece şu; tuttukları spor kulübünün başındaki adam tutuklanmış.
Yani devletin savcısının, polisinin, hâkiminin kontrolünde gelişen bir süreç.
Acaba bir fail-i meçhul (!) kurşunla çocukları ya da en yakınları mı öldürülmüştü?
Hayır.
Zindanlarda fare ya da insan boku yedirildikleri için, tahliye olduktan sonra dişlerinin tamamını (!) söktürmek zorunda mı kalmışlardı?
Hayır.
Yoksa onlara Türkiye’de yalnızca bir futbol takımı vardır o da Milli Takım’dır. Siz yoksunuz (!) Sizler olsa olsa Milli Takım'ın yolda yürürken çıkardığı seslerden müteşekkil bir takımsınız.
25 milyon taraftarınız olsa da böyle bir kulüp yoktur denmişti de, ona mı öfkelenmişlerdi?
Hayır.
Askeri araziden gelen bir roketatardan sonra, küçük kızlarının parçalanmış belden aşağısının etlerini (!) eteklerinde mi taşımıştı anneler?
Hayır.
Başlarını açmaya zorlandıkları için en iyi fakülteleri okurken eğitim hayatları ta orta yerinde bölünmüş, üniversitelerinden yaka paça atılarak (!) kayıtları mı silinmişti ?
Hayır.
Camialarına, taraftar olarak kendilerine, kulüplerine, asılsız, iğrenç, ahlak dışı, vicdansızca, söz gelimi mum söndü ayini yapıyorlar (!) gibi tamamı yalan, tiksinti verici bir çamur mu atılmıştı?
Hayır.
Yoksa mesela otuz üç (!) tane taraftar, suç işledikleri iddiasıyla, sorgusuz sorusuz, bir kamu yetkilisinin emriyle kurşuna mı dizilmişti?
Hayır.
Ya peki ne olmuştu?
Efendim, tuttukları spor kulübünün başkanı tutuklanmıştı.
Bu da devletin polisine, kamu görevi yapan basın mensuplarına saldırmak için yeter de artar bir sebepti.
Terazinin mili biraz eğildiğinde meşru hükümetin polisine, devletin kolluk kuvvetlerine saldırmak böyle oluyormuş demek.
Denenmemiş dürüstlük dürüstlük değildir derlerdi. Sanırım, sınanmamış vatan sevgisi vatan sevgisi değildir diye zenginleştirmemiz gerekiyor bu sözü.
Yağlı, ballı, su börekli, kompostolu, havyarlı vatanseverlik de bu olsa gerek.
Sabrın sonu ile
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…