Ana içeriğe atla

SCREAM ( okunuşu : sıkriim)(anlamı: çığlık)


Yazının başlığı sizi şaşırtmasın. Türkçe çok kereler anlattım ama anlaşılmadı. Sesimi duyuramadım. Ben de başka bir lisanda başlık atayım diye düşündüm. Bu açıklamadan sonra gelelim konumuza.

Milliyet Gazetesi, ‘Milliyet Blog’un yeni tasarımıyla tanışmak ister misiniz?’ başlığıyla bir çağrı yapıyor.

Diyor ki;

Sevgili yazarlarımız,
2006'da yayına başlayan Milliyet Blog'u, daha modern bir görünüm ve işleyişe kavuşturmak, daha kullanışlı bir hale getirmek için uzun zamandır çalışıyorduk. Artık hazırız! Bayramdan sonra yayına almayı planladığımız sitemizin linkini, kullanımına şimdiden alışmanız için size beta versiyon olarak sunuyoruz. Deneme amaçlı olarak yazılarınızı girebilir, tüm fonksiyonları kullanıp test edebilirsiniz. Burada yazdıklarınız, geçici olarak onaylanacak ve yayına çıkacak ancak site yayına açıldıktan sonra silinecektir. Sitemizin yeni halini beğeneceğinize inanıyoruz.

Test sırasında karşılaştıklarınızı bize iletirseniz seviniriz.
Son cümleyi bir daha tekrarlayalım mı? Evet tekrarlayalım.

'Test sırasında karşılaştıklarınızı bize iletirseniz seviniriz.'

Sevgili Milliyet Blog, aslında şunu demek istiyorsun da neden çekiniyorsun ? "Test sırasında karşılaştığınız olası aksaklıkları, eksiklikleri bize iletirseniz seviniriz."

Haa biz beta versiyon diye belirtmişiz zaten diyebilirsiniz de, sorun bakalım beta versiyonun anlamını ilk okuyuşta kaç kişi biliyor?

Çekinmeye gerek yok. Çünkü pilot uygulamalarda, test aşamalarında hiç şüphesiz aksaklıklar, aksamalar olacaktır ve bunların geri bildirimini açıkça talep etmek, kaliteye, ciddiyete hâlel getirmez.
Bilakis Milliyet'in kurum kültürüne, ürünün kalitesine daha da bir anlam kazandırır. Meseleyi yazarların da desteğiyle, ciddiyete sevk eder.

Sonra mesela, ilk cümlenize dikkat ettiniz mi? Ben tekrarlayayım; ...2006'da yayına başlayan Milliyet Blog'u, daha modern bir görünüm ve işleyişe kavuşturmak...

Dikkat edin, ilân ettiğiniz yazıda size göre asıl olan 'modern görünüm'.

Çünkü ilk amacınız Milliyet Blog' u 'modern görünüme' kavuşturmak. Ancak burası bir düşünce platformu ve böyle yerlerde 'öz' ' çerçeveden ' daima önde gelir.

Burada öz ; yönetim anlayışı, çerçeve ise görünümdür. Tekrarlamak pahasına, öz yani yönetim anlayışı, çerçeveden yani görünümden ne yazık ki önce gelir.

Siz bu cümlenizle özü bırakıp çerçeveye öncelik verdiğinizi ikrar ediyorsunuz. Yani idare şeklini bırakıp, görünüm önemlidir diyorsunuz.

Evet, modern görünüm önemli ama aslolan modern, çoğulcu, yazarların taleplerini rahatlıkla aktarabildikleri, yazarlar arasında güvenli-güvensiz ayrımının yapılmadığı, yazarlarının sorunlarını aktarmada muhatap bulabildikleri bir yönetim.

Haa ayrıca, Milliyet Blog’un yeni versiyonundan önce şu anki durumunda yaşanan bazı aksaklıklardan bahsetmek isterim.

Bir kere tıklanma oranları gerçeği yansıtmayabiliyor. Birileri birilerine kıyak geçiyor mânâsında demiyorum. Kimse kimseyi kayırmıyor tabii ki. Mesele umuyorum ki yazılımsal.

Sonra mesela, yazıyı sayfaya yüklemeden önce link vermek istendiğinde ihtiyaç duyulan ‘köprü ekle/düzenle’ fonksiyonu çalışmıyor. Ekrân donuyor, kilitleniyor ve fondaki yazımız güme gidiyor.
Bu sorunları bize bu yolla iletiyorsunuz da neden mail atarak iletmediniz diye de düşünebilirsiniz.
Ben size söyleyeyim, mail gönderdim ancak cevap gelmedi.

Zaten şayet bir cevap gelseydi, 6 Mart 2011 tarihinde kaleme aldığım ve şu an itibariyle toplam 4238 kez tıklanmış sekiz bölümlük yazı dizimden sonra bir cevap gelirdi.

Sonra meselâ ben de güvenilir bir üye olarak, güvenilir üyelik sisteminin de hakkaniyete uygun olmadığını ve hatta daha baştan ‘isminin’ bile antipatik olduğunu düşünüyorum.

‘Güvenilir üyelik’, güvenilir olmayan üye olarak ilân edilen yazarların Milliyet’e güvenini sarsmaktan başka bir şeye yaramıyor.

Bir suçlama ya da saldırı asla değildir söylediklerim. Güvenilir üye olmayan yazarların neredeyse tamamına yakınının ittifak ettiği bir konudur.

Olması gereken, diyalektik bir bakış açısıyla 6 Mart 2011 tarihinde kaleme aldığım sekiz bölümlük yazı dizimin, Milliyet içerisindeki bir kurulca masaya yatırılmasıdır ki…

Ne yazık ki ben daha gönderdiğim bir mailime cevap alamamaktan, sesimi duyuramamaktan bahsediyorum.

Toparlarsak, hadi kendimden vazgeçtim ancak hiç değilse mesela Beran Uzer gibi, köşe yazıları, makaleleri yurtdışında da yayınlanmış ve onun gibi yazan daha bir çok yazar ‘blogcu’ ‘bilogçu’ ‘bilogcu’ ‘bılogcu’ 'bılokçu' statüsüden çıkarılmalıdır.

En azından şimdilik hak ettikleri platformlarda yazılarını yayınlamaları sağlanmalıdır.

Devamında, Milliyet olarak an itibariyle 4,787,879 kez (yazıyla, dörtmilyonyediyüzseksenyedibinsekizyüzyetmişdokuz) sayfası tıklanmış olup kendisi markalaşma yolunda ilerleyen Sabiha Rana ile bir röportaj yapmayı sahi hâlâ mı düşünmüyorsunuz?

Bu yazıda muhatabım hiç şüphe yok ki editörler değildir. Milliyet'in üst yönetimidir.

Biz yazılarımızla burada duruyoruz. Zihnimizin kıvrımları, düşüncelerimizin kılcalları, kelimelerimizin nöronları bu sayfalarda cirit atıyor ve milyonlara ulaşıyor.

Milyonlara sesini duyuran bizler, bize bu imkânı tanıyanlara sesimizi duyuramıyoruz?

Sizce bu işte bir gariplik yok mu?

Güvenilir üyelik uygulaması ise derhâl durdurulmalı, yazarlar arasında var olduğu iddia edilen güven farkı ! başka bir şekilde bertaraf edilme yoluna gidilmelidir.

Bu yazımdan sonra güvenilir üyeliğimin riske girmesi de ehemmiyet arz etmeyebilir. Milliyet Blog efkâr-ı umumiyesinin, kâhir ekseriyetini temsil ettiğimi düşünüyorum çünkü.

Her şeye rağmen hâd ve hududumu iyi bilirim.

Ve fakat dikkat çekmek için illâ da hiç haz etmediğim ama önceki aylarda beni mecbur bıraktığınız entelektüel çirkeflik yolunu mu tercih edeyim?

Bu mudur yani?

Taleplerimi dikkate almayacağınıza ve beni duymayacak olmanıza duyduğum sonsuz inancımla.

Sabrın sonu ile

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

BUGÜN AREFE ( Mİ ) ?

Arefe günü, müslümanlar için dini bayramlarımızdan, yani ramazan ve kurban bayramından bir önceki güne verilen addır.
Hatta duvar takvimlerinden, basın yayın organlarına kadar, ramazan bayramından bir önceki güne de arefe günü dendiğini biliriz.
Ancak, islam dinine göre, arefe günü, aslında yalnızca kurban bayramından bir önceki güne denir.

Yani, ramazan bayramından bir önceki güne denmez.
Yanlış duymadınız.
Biraz açarsak ;
İslam inancına göre, Mekke'nin güneydoğusundaki Arafat Dağı, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın yeryüzünde ilk buluştukları yerdir.
Kurban bayramında ifa edilen hac ibadetinin tam olarak yerine getirilebilmesi için ise, hacıların Arafat Dağı'nda topluca ibadet etmesi ve tıpkı mahşer gününü yaşar gibi o an orada bulunmaları gerekmektedir.
Bunu da arefe günü, anlayarak, hissederek yapmaları gerekmektedir.(Arefe : kelime anlamı itibariyle, anladı, kavradı, bildi demektir)
İşte en genel anlamıyla, Allah'ı anlamak, kavramak, kendine yakın hissetmek, bilmek, anlamına ge…