Ana içeriğe atla

KÜRTLER, TÜRKLER VE VAN DEPREMİ SONRASI SON DURUM



Adına deprem denen coğrafi yer hareketliliğinin, dünyanın başka bir ülkesinde ciddi politik sonuçlar doğurup doğurmayacağını kesin olarak bilemeyebiliriz. Ancak Van’da meydana gelen depremin, özellikle yaşadığımız derinlikte sosyal-politik sonuçlar doğurması oldukça dikkat çekicidir.

Ülke, hem depremin acılarını hem de depremzedelerin mağduriyetlerini iliklerine kadar hissetmişken, benzer bir fay hattının parçalanması da vicdanlarda baş göstermiştir. Kitle iletişim araçları gelişmiş, bunun sonrasında da ağzı olan konuşuyor, klavyesi olan yazıyora dönüşmüştür.

Bu ülke, uğursuz 17 Ağustos depremini de yaşadı. O acılı evrede de, belirli bir kesimce meâlen ve üstü kapalı olarak dillendirilen o iğrenç ‘oh olsun’ söylemleri hâlâ akıllardadır.

Ancak 17 Ağustos depremi sonrası bir yaşam tarzını güya eleştirmek adına söylenen o vicdansız söylemler, Van depremi sonrası yerini bu sefer de vicdan mahrumu ırkçı söylemlere bırakmıştır.

‘24 şehide karşılık toprak sessiz kalamazdı’ kepazeliğine, ‘peki o zaman 17 Ağustos da, 17bin fail-i meçhûle toprağın verdiği ses miydi?’ahlâksızlığıyla cevap mı verilmeliydi?

Bu açıdan bakıldığında, 17 Ağustos depremi sonrası ‘kendisi gibi yaşamayanlara’ yapılan hayasız saldırılar, Van depremi sonrası ‘kendisinden olmayanlara’ yapılan hayasız saldırılara evrilmişti. Yanlıştı, günahtı, ayıptı. Hiçbir kitapta da yeri yoktu bunları söylemenin.

Memleketlerine gönderilen şehit cenazeleri insanım diyen herkesi çileden çıkarmış, akıl tutulması yaşanmasına sebep olmuştu. Öyle ki gelinen son noktada, Kürtlerden ve İslâm inancını milliyetçi duygularıyla karşılıklı olarak besleyen Türklerden bazıları, kutsal kitabın Bakara Suresi’ndeki 190ncı ayetinde ifadesini bulan; Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez ayetini bile göz ardı edebiliyordu.

PKK insaf ölçülerinin çok üzerinde bir tavırla, güya gerillanın gücünü göstermek adına, askerleri nasıl pusuya düşürüp şehit ettiklerinin görüntülerini çekiyor, bunları da birileri aracılığıyla toplumsal paylaşım ağlarında acıyla bizlere izlettiriyordu.

Terör uygulamakla yetinmeyip bir de bunları militanları aracılığıyla kaydedip sosyal ağlarda yayınlatmaya başlayan PKK, hem sonunu hazırlıyordu, hem de sonunu düşünmediği sosyal hareketliliklere zemin hazırlıyordu.

Coğrafi hareketliliğin yaraları çarçabuk olmasa da sarılabilecekken, yaratılacak sosyal hareketliliğin sonunda, yaraların uzun yıllar boyunca sarılamayacağı gerçeğini görmezden geliyordu.

Aslında intihar ediyordu. Temmuz 2011’ den sonra yaşanan ve özellikle TAK peçesiyle gerçekleştirdiği terörist eylemleri, ‘pardon yanlışlıkla öldürmüşüz!’ dediği Siirt'li Kürt sivil kızları, canlı bomba ile Bitlis'teki Kürt anneyi öldürmeleri ve şehit haberleri Kürtler arasında katlanılamayacak bir rahatsızlık doğurmaya başlıyordu.

Jı bo mın ne kuje, yani benim için öldürme sloganıyla harekete geçen Kürtler http://www.benimicinoldurme.com isimli web sayfasının hazırlanmasına ve bu slogan etrafında örgütlenmeye başlıyorlardı. Biz Kürtler, adımıza yapılan katliamları kabul etmiyoruz diyordu ülkedeki Kürtler. Hem de tarihinde ilk kez. Ancak doğu ve güneydoğuda örgütün yarattığı o korkulu atmosfer o kadar riskliydi ki, bu kampanyayı düzenleyen Kürtler kimliklerini gizlemek zorunda kalıyor ve web sayfasının sonuna şu açıklamayı not olarak düşmek zorunda kalıyorlardı ; “kampanyayı düzenleyen kişi ya da kişilerin isimleri gizli tutulmaktadır.”

Ancak sanki gizli bir el tarafından da, gerekli halk desteği oluşmasın diye, basın yayın organlarınca bu tarihi önemli harekete destek de çıkılmıyordu !

Diğer taraftan Türklerle Kürtler, fay hattının yarattığı ayrılmanın ötesinde, daha derin iki tarafa savruluyordu da aynı zamanda. Büyük şehirlerde ve diğer batı illerinde insanların birbirlerine nerelisin sorusunu sorması, üstü kapalı olarak ‘iç tehdit unsuru musun yoksa?’ merakını gidermeye yönelik gelişiyordu.

Yetmezmiş gibi, BDP’li Van Belediyesi’nin web sayfasında yer verdiği ‘depremzedelere yardımı, metropollerde yaşayan Kürtler yapmıştır’ açıklaması işlerin iyice zıvanadan çıkarılmaya çalışıldığına yönelik ciddi ipuçlarıydı aslında.

Bu söylemlerle, hem Türk halkı ile Kürt halkı arasındaki makas açılmaya çalışılıyor hem de bir sonraki olası bir doğal afet durumunda, batı illerinde yaşayan Türklerin, Kürtlere bir daha yardım etmeyip ‘yaa demek öyle, nasılsa biz yardım etmiyorduk değil mi?’ şeklinde düşünmesi sağlanarak, yardım etmemelerinin alt yapı çalışmaları tamamlanıyordu. Şükür ki bu oyunları tutmuyor ve yurdum insanı bu konuda gerekli cevabı yardımları sayesinde gerektiği şekilde zaten veriyordu.

Tüm bu yaşananlar, Kürt olup Kürtçü olmayan ve bilhassa batı illerinde bulunanların canının fena halde sıkılmasına sebep oluyordu.

Deprem sonrası siyasi parti liderlerinin tırmanan milliyetçi öfkeyi soğutmak için yaptıkları açıklamalarsa dikkate değer görülmelidir. Özellikle MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Van depremzedeleri için sergilenen ‘oh olsun’ yaklaşımlarını " soysuzluk " olarak değerlendirmesi iç barışın sağlanması adına telaffuz edilmiş anlamlı bir tavırdı. Ne yazık ki ne Kürtler ne de Türkler aynı ya da benzer sağduyulu bir yaklaşımı BDP’li vekillerden ya da partililerden göremedi. Evet Demirtaş'ın 'yardımlarda kardeşlik kokusu var' dediğini biliyoruz, ancak belediyenin sayfasından yayınlanan o çirkin cümlelere de gerekli cevap verilmeliydi.

Çünkü bu mesele, kuru kuruya edi bese yani artık yeter sloganlarıyla çözülemeyecek ciddiyetteydi ve olanca çıplaklığıyla karşımızda duruyordu.

KCK tutuklamalarıyla binlerce BDP’linin tutuklanarak cezaevine konduğu bir konjonktürde, ROJ TV’nin son birkaç gündür belki de uzun zamandan beridir ilk kez bu şiddette Fethullah Gülen üzerinden aleyhte bir kampanya yürütmesi de önemli bir gelişmedir. Çünkü PKK, siyasi propagandasını özellikle 1990’lı yıllarda TC tanımlaması üzerinden gerçekleştirmekteydi. Öyle ki güneydoğuda bir dönem polis panzerleri, plakalarına TC harflerini koyarak örgütün bu yöntemsel aksiyonuna karşı reaksiyon geliştirmişti. Jargonunda, Türk Ordu Güçleri tabirini de sıklıkla kullanan örgüt, son dönemlerde söylemlerinde doğrudan AKP Hükümeti’ni hedef almaya başlamıştı.

Uzunca bir süredir devam eden ‘AKP savaşta ısrar ediyor’ söylemi ise son zamanlarda değişti. Hedef artık, yeni söylem gereği ‘AKP Polisi !’ oldu.

Evet on yıllardır, TC’yi, TSK’yı, son dönemde de AKP Hükümeti’ni, düşman olarak tanımlayan örgüt, artık savaş konseptinin yeni başrol oyuncusunu tanımlıyordu: AKP Polisi ! ve Gülen Cemaati.

Böylece de, KCK tutuklamalarının, hakimi, savcısı, polisiyle ülkeyi ele geçiren Fethullah Gülen’in talimatı ve nezaretiyle gerçekleştirildiği sonucuna ulaşıyordu.

Yeri gelmişken, subjektif bir duygusal değerlendirme yapmak gerekirse, beslendiği referans ideolojik kaynak olan Bediüzzaman Said Nursi'yi, saklanan diğer adıyla Said Kurdi’yi (Kürt Said) hiçe sayarcasına, dünyanın dört bir yerine altın nesil yetiştiren okullar açan Gülen Cemaati’nin, aynı cömertliği kendi ülkesinin Kürtlerinin yoğunluklu olarak yaşadığı doğu ve güneydoğu bölgesinde neden hayata geçirmediği cevaplanması gereken sorular içinde acil koduyla beklemektedir. Bu ihmâl sebebiyle de, belki de terörün şiddetinin artmasına dolaylı olarak neden sebep olduğu da üzerinde önemle durulup tetkik edilmesi gereken bir husustur.

Son tahlilde; Türkiye halkları, coğrafyası da bölünmeden, bir bütün olarak, iç içe kardeşçe yaşamaya devam edecektir. Ancak terörün sona ermesinin yolu öncelikle ülkede yaşayan Kürtlerin sesini yükseltmesiyle gerçekleşecektir. Şimdiki hükümet ve sonra gelecek olan hükümetler, PKK’nın uyguladığı teröre karşı sesini yükselten Kürtlere mutlaka destek vermelidir.

Acil eylem planı istiyorsanız, işe önce buradan başlanılmalıdır. Doğrudur, halklar kardeştir ancak sadece son yirmidört şehidin içindeki Kürt olanlar da göstermiştir ki, ağıtlar da kardeştir !

Van’da 2 kişiden 1 tanesi zararlıysa, o zaman Türkiye nüfusunun da yarısı zararlıdır. Öyle ya seçim sonuçları ortadadır... Her iki kişiden biri AKP’li değil midir?

Sabrın sonu ile
2 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

BUGÜN AREFE ( Mİ ) ?

Arefe günü, müslümanlar için dini bayramlarımızdan, yani ramazan ve kurban bayramından bir önceki güne verilen addır.
Hatta duvar takvimlerinden, basın yayın organlarına kadar, ramazan bayramından bir önceki güne de arefe günü dendiğini biliriz.
Ancak, islam dinine göre, arefe günü, aslında yalnızca kurban bayramından bir önceki güne denir.

Yani, ramazan bayramından bir önceki güne denmez.
Yanlış duymadınız.
Biraz açarsak ;
İslam inancına göre, Mekke'nin güneydoğusundaki Arafat Dağı, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın yeryüzünde ilk buluştukları yerdir.
Kurban bayramında ifa edilen hac ibadetinin tam olarak yerine getirilebilmesi için ise, hacıların Arafat Dağı'nda topluca ibadet etmesi ve tıpkı mahşer gününü yaşar gibi o an orada bulunmaları gerekmektedir.
Bunu da arefe günü, anlayarak, hissederek yapmaları gerekmektedir.(Arefe : kelime anlamı itibariyle, anladı, kavradı, bildi demektir)
İşte en genel anlamıyla, Allah'ı anlamak, kavramak, kendine yakın hissetmek, bilmek, anlamına ge…