Ana içeriğe atla

BIRAK DAĞINIK KALSIN

Cem Yılmaz, gösterilerinden birinde gayet güzel aktarmıştı. Çocuk tatilde havuza girmekten çekinince babası oğlum niye girmiyorsun diye sormuş. Çocuk da okulda çözdüğü havuz problemlerinin tesiri altında cevap vermişti babasına : ‘olmaz giremem baba, problem çıkar !’

Seyirciler yerde…

Bizim nesil sahiden de hep böyle problem çözme kavgasıyla, o da yetmezmiş gibi bunun dayattığı başarı baskısıyla büyüdü. Kapitalizm gelişti, pazarda rekabet arttı, bu rekabet eğitim sektöründen öğrencilere de sirayet etti.

Gerçi bizim zamanımızda, yani yirmi sene önce bu kadar çok sayıda sınavlara hazırlık kitapları da yoktu.

Bugün Beşiktaş’taki meşhur Kabalcı Kitabevi’ne gidin, en alt katın yarısı ağzına kadar tıka basa sınavlara hazırlık kitaplarıyla doludur.

Bu soru ve sorun çözme alışkanlıklarını o kadar çok benimseyenimiz oldu ki, bazılarımız bir yerde bir problem görse dayanamaz oldu.

Hayatında, aklında, günlük işlerini görürken sonu soru işaretiyle dolu bir eylem, işlem gördü mü huzursuz olmaya başladı. Her şeyin cevabı verilmeli, hiçbir soru cevapsız kalmamalıydı bazılarımıza göre.

Kulağa hoş gelse de, bu durum bazen can acıtabiliyor. Bir yerden sonra bazı cümlelerin sonunda birden fazla soru işaretiyle karşılaşabiliyoruz. Sadece cümlelerin de değil, bazı yaşam formlarının sonunda da oluyor bu birden fazla soru işaretine rastlanması durumu.

“Her şeye çözülmesi gereken bir problem” gözüyle bakılması, yaşanan, karşılaşılan günlük yaşam olaylarının hepsini bir sebebe, rasyonel bir sonuca bağlama gayreti insanı içinden çıkılmaz bazen de katlanılmaz bir şekle sokuyor.

İşte böyle anlarda kontrolü kaybediyorsunuz ve karşılaşılan soruna rağmen ‘düzensizliğin kendi düzeninde’ bir yaşam ve denge kurmanız gerektiğini anlıyorsunuz.

Yaşam denilen şeye, ansızın karşılaşılan ve hiç de hesapta olmayan karmaşık durumlara illa da bir açıklama getirmek zorunda değiliz.

Sebep sonuç ilişkileri kurmak, neden oldu , niye olmadı, ne olacak, şöyle olsaydı böyle olur muydu, aslında hiç de öyle bir durum yoktu, hiç böyle olmamalıydı, ne zaman sona erer, acaba başlayacak mı?..

Hani herhangi bir konuyla ilgili yönelttiğimiz soruların cevabı olsa da bulamıyor olsak neyse. Ancak günlük yaşam formlarının hepsini kurala bağlayamaz, yukarıdaki şekilde her hücresine kadar cevap veremeyiz. Çünkü cevabını yalnızca zaman verecektir.

İlla verelim derseniz, aklınızı bir yerlere ipotek ettirmeniz gerekir.

Benim lafım değil, arkadaşımın lafı. Keşke ilk ben telaffuz etseydim diye kıskanmadım da değil.

Hayatına nüfuz eden her şeyi anlamlandırma gayretine girenlere hep tavsiye ederdi: ‘boşver bırak dağınık kalsın…’

Sabrın sonu ile
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

BUGÜN AREFE ( Mİ ) ?

Arefe günü, müslümanlar için dini bayramlarımızdan, yani ramazan ve kurban bayramından bir önceki güne verilen addır.
Hatta duvar takvimlerinden, basın yayın organlarına kadar, ramazan bayramından bir önceki güne de arefe günü dendiğini biliriz.
Ancak, islam dinine göre, arefe günü, aslında yalnızca kurban bayramından bir önceki güne denir.

Yani, ramazan bayramından bir önceki güne denmez.
Yanlış duymadınız.
Biraz açarsak ;
İslam inancına göre, Mekke'nin güneydoğusundaki Arafat Dağı, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın yeryüzünde ilk buluştukları yerdir.
Kurban bayramında ifa edilen hac ibadetinin tam olarak yerine getirilebilmesi için ise, hacıların Arafat Dağı'nda topluca ibadet etmesi ve tıpkı mahşer gününü yaşar gibi o an orada bulunmaları gerekmektedir.
Bunu da arefe günü, anlayarak, hissederek yapmaları gerekmektedir.(Arefe : kelime anlamı itibariyle, anladı, kavradı, bildi demektir)
İşte en genel anlamıyla, Allah'ı anlamak, kavramak, kendine yakın hissetmek, bilmek, anlamına ge…