Ana içeriğe atla

CUMHURİYET TARİHİNDE İLK KEZ YAŞANAN ENSEST BÜROKRATİK DEVLET KRİZİ ÜZERİNE BİR ÇALIŞMA


CUMHURİYET TARİHİNDE İLK KEZ YAŞANAN ENSEST BÜROKRATİK DEVLET KRİZİ ÜZERİNE BİR ÇALIŞMA

                                                        
I.BÖLÜM :    KİM KİMDİR ?
II.BÖLÜM :  ZORLU BİR SATRANÇ OYUNU, KİM KİMİN TARAFINDA ?
III.BÖLÜM : ENSEST BÜROKRATİK KRİZDE GİZLİ ÖZNE YANİ GERÇEK AKTÖRLER KİM YA DA KİMLER ?
                                              
                                                                   I.BÖLÜM :

                                                              KİM KİMDİR ?
Bu çalışmayı okurken paradigmanızın, yani “kişisel gözlüğünüzün” camlarını berraklaştırmak, okuyacaklarınızı kafanızda daha net oturtmak için kısa, basit, kaba, cılız ve dar anlamlı cümlelerle giriş yapacağım. Meselenin akademik ve neden sonuç ilişkileri bağlamındaki cümlelerime ise sonra devam edeceğim.

Geçtiğimiz hafta ne oldu?

İktidarda AKP var. AKP demek Başbakan Tayyip Erdoğan yani hükümet demek. Gelelim MİT’e.

Milli İstihbarat Teşkilâtı’nın yani MİT’in başında ise müsteşar Hakan Fidan var. Erdoğan, müsteşar Hakan Fidan’ı benimsiyor, O’na hep sahip çıkıyor.

O zaman Başbakan MİT’ i kolluyor, benimsiyor diyebilir miyiz? Evet diyebiliriz. Zaten Başbakan Erdoğan ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın arası oldukça iyi. Buraya kadar her şey normal.

Bu arada Hakan Fidan MİT’in bugünkü müsteşarı. Kendisi, Başbakan’ın talimatıyla, akan kanın durması, terör sorunun çözümü gerekçesiyle Norveç’in Oslo kentinde, yanında eski MİT müsteşar yardımcısı Afet Güneş’le birlikte bir görüşme yapıyor. Fakat şu an MİT Müsteşarı olan Hakan Fidan bu görüşmeleri yaptığı dönemde MİT Müsteşarı değil.

Peki görüşmede karşı tarafta kim var? PKK terör örgütünün üst oluşumu KCK’nın -Kürdistan Topluluklar Birliği- üst düzey yetkilileri var.

Şu ana kadar aktardıklarımdan akılda kalması gereken en önemli öz: demek ki MİT-Hükümet elele. Doğal olarak siz buna Hakan Fidan-Başbakan Erdoğan elele de diyebilirsiniz. Elde var bir cümle, bunu bir yere not edin.

Geçelim diğer tarafa. Kamuoyunun genel kabullerine göre, emniyet/polis Fethullah Gülen Cemaati’nin kontrolünde. Ayrıca yargı/savcılar da Cemaatin kontrolünde. Dikkatli okuyunuz; ancak emniyeti/polisi ve yargıyı/savcıları kendine bağlamış olan F.G. Cemaati, genel kabullere göre aynı başarıyı MİT’i ele geçirmede gösterememiş. Bunu bilen Cemaate yakın olduğu varsayılan savcılardan bir tanesi de Erdoğan’a/hükümete aba altından sopa göstermek gayesiyle bir şey yapmış.

Cemaate yakın olduğu varsayılan o savcı düşünmüş olmalı ki; madem Cemaat olarak MİT’e erişemedik, MİT’i ele geçiremedik, o zaman MİT’i kamuoyunda itibarsızlaştırmaya, müsteşar Hakan Fidan’ı devirmeye çalışalım. Bu sayede Başbakan’a da ihtar niyetiyle dolaylı olarak mesajımızı da göndermiş oluruz. O zaman?..

Müsteşar Hakan Fidan’a yargı/savcılık eliyle KCK görüşmelerini soralım, sıkıştıralım, o da Başbakan’ın ismini versin. Aslında Fidan’ın bu ismi vermesine gerek de yok ya. Çünkü internete düşen ses kaydındaki Fidan’ın şu ifadeleri hâlâ akıllarda: “Ben buraya Başbakan’ımızın talimatıyla, O’nun özel temsilcisi sıfatıyla geldim”

Son olarak, madem Cemaat olarak MİT’e yeterli donanım ve kudrette sızamadık, biz de cemaat olarak yargı/polisin desteğiyle AKP iktidarını Kürt meselesi gibi en hassas konuyu kullanarak kimbilir iktidardan indirmeyi bile başarabiliriz.

Hem zaten konu Kürt meselesi gibi hassas bir konu. Böylece yargı olarak bize ve aslında Cemaate, Habur’da uyguladıkları o baskının da bir ölçüde rövanşını almış oluruz. Çünkü hükümet baskı uygulayarak bizi Habur’a göndermiş, ülkeye giriş yapan PKK’lı terörist grubun ifadelerinin alınmasında onlara kolaylık sağlanması esnasında bizleri rızamız dışında kullanmıştı.

İşte kamuoyunda tartışıldığı şekilde AKP-Cemaat kavgasının görünen sebebi bu. Görünen diyorum, çünkü henüz denklemin içine uluslararası istihbarat örgütleri ve dış güçler değişkenlerini eklemedim.

Şu anda Başbakan’dan, AKP’ den, hükümetten nefret eden ulusalcı kadroların bir anda Fethullah Gülen Cemaati ile aynı amacı savunmaları, Türk siyasi tarihinin, siyaset bilimine teslim ettiği en garip sürprizdir.

Meselâ ömrünü Cemaat karşıtlığına, Fethullah Gülen aleyhine vakfetmiş gazeteci yazar Emin Çölaşan’ın hem de Sözcü gazetesindeki köşesinde, Cemaatin yetkilisine ait bir mektubu her satırını benimseyerek yayınlamasının başka nasıl bir açıklaması olabilir ki ?

Emin Çölaşan Sözcü gazetesinde yayınladığı bu belgenin kaynağı için şu ifadeyi kullanmış :

“Ve elime devletin çok, ama çok önemli bir kurumu tarafından son olaylarla ilgili olarak yazılmış bir belge ulaştı…Kurumun ismini vermiyorum, okudukça siz tahmin edin !”[1]

Metnin tamamı okunduğunda, elinize ulaşan belgenin kaynağı hemen anlaşılıyor zaten Sayın Çölaşan.

                                                              II.BÖLÜM :

                       ZORLU BİR SATRANÇ OYUNU, KİM KİMİN TARAFINDA ?

Genel kabul görmüş, var olduğu iddia edilen iki taraf var.
1.Hükümet-Erdoğan-AKP-Hakan Fidan ve MİT,
2.Emniyet-Polis-Savcılık-Cemaat,

İşte yapılan tüm değerlendirmeler, meselelerin, bu iki taraf arasında geliştiği ön kabulü ve varsayımına dayanıyor.

Aslında şu oldu; devlet mekanizmasının omurgasında Cumhuriyet tarihinde daha önce hiç yaşanmamış bir şekilde ciddi bir çatlak meydana geldi.

Şöyle de denebilir; devlet mekanizmasının omurgasında Cumhuriyet tarihinde daha önce hiç bu kadar aşikâr yaşanmamış bürokratik bir kavga oldu.

“İktidarı ele geçirerek toplumu değiştirmeyi amaçlayan kesimle (AKP), toplumu değiştirerek devleti ele geçirmeyi amaçlayan kesimin (Cemaat), olaylara yaklaşımı arasındaki fark, bürokratik kavgaya zemin oluşturmaktadır.” [2]

Seneler önce ama yine AKP’nin iktidarda olduğu dönemde, bir yaz akşamı arkadaşlarla İstinye’deki Sonay Aile Çay Bahçesi’nde oturmuş sohbet ediyor, ülke gündemindeki siyasi gelişmeleri tetkik ediyorduk. Genel bir güncel siyasi yorum yaparken arkadaşım Ali İhsan’a şöyle demiştim;

“Şu an devlet koskoca bir bina olsun. Gökdelen gibi düşün, tepesinde, en üst katında hatta çatısında, açık alanda kılıçlar çekilmiş durumda”.

Emin Çölaşan ise dünkü yazısında şöyle diyor:

“Tepelerde bir şeyler oluyor, birileri tepişiyor ama biz hiçbir şey bilmiyoruz.” [3]

Aslında bazı şeyleri belgeli olarak bilmiyor olabiliriz ancak kanımca şu anda realiteler tüm çıplaklığıyla ortaya saçılmış durumda. Örtülü falan da değil.

İfadeye çağrılan MİT görevlileri, İç İşleri Bakanlığı’nca görevlerinden alınmış olan Cemaat’e yakın olduğu varsayılan polis müdürleri. Polisçe yakalanan istihbarat ajanları…

İnsanın aklına; “…demek ki, Avcı ve Şık’ın yazdıkları doğruymuş”[4] diye gelmiyor da değil.

12 Haziran seçiminden bu yana 8 ay geçti. Sırf şu 8 ayda bu ülkede olan bitenleri, başka bir ülkenin insanları bir ömür boyu yaşamazlar.[5]

Biraz silkelenelim. KCK Soruşturması’nı yürüten Özel Yetkili Savcı Sadrettin Sarıkaya birilerini ifadeye çağırdı. Ama sıradan birilerini değil. Kimleri?

Şüpheli sıfatıyla, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı, eski müsteşar Emre Taner’i, yardımcısı Afet Güneş’i ve iki MİT görevlisini.

Olay kamuoyunda en rafine hâliyle şu şekilde değerlendirilmeye başlandı; hımm, demek ki AKP Hükümeti ile Fethullah Gülen Cemaati arasında bir kavga başladı.

Çünkü açıkça ifade edilmese de, MİT doğrudan Başbakanlığa bağlı ve Müsteşar Hakan Fidan’da, Erdoğan’ın toz kondurmadığı hep arkasında olduğu bir isim.

“MİT görevlileri ifadeye çağrıldı. Yetmemiş gibi, aynı gün öğlen saatlerinde, KCK operasyonlarını yürüten iki emniyet müdürü de görevden alınıyor. İç İşleri Bakanlığı’nın mukabil hamlesi! ” [6]

Özel Yetkili Savcı Sadrettin Sarıkaya MİT’in eski yeni müsteşarlarını ve diğer isimleri de şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırıyorsa, aslında dolaylı olarak hükümeti şüpheli ilân ediyor ve ifadeye çağırıyordur.

MİT Kanunu’nun 26. maddesine göre, Başbakan’ın onayı olmadan MİT görevlisi sorgulanamıyor. Tabii insanın aklına ODA TV davasında ifadeye çağrılıp, sorgulanan sonra da tutuklanarak cezaevine konduktan sonra şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden MİT görevlisi Kaşif Kozinoğlu geliyor.

Bu arada “şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden” demiş olsam da, Habertürk gazetesinin 11 Şubat 2012 Cumartesi günkü haberine göre Adli Tıp Kurumu, MİT’çi Kaşif Kozinoğlu’nun Silivri Cezaevi’ndeki ani ölümüyle ilgili yaklaşık 3 ay süren kapsamlı otopsi çalışmasını tamamladı. Sonuç; Kozinoğlu kalpten öldü.

Sıkı durun, Zaman gazetesinin 4 Şubat 2012 tarihli haberine göre ise “Adli Tıp’ın ön inceleme sonuçları şüpheleri artırıyor: Ölüm sebebi kalp krizi değil.” [7]

Konuyu dağıtmadan hemen dönelim. Özel yetkili savcı, MİT Kanunu’nun 26.maddesine riayet edip, MİT’çi Kozinoğlu’nu sorgulamak için Başbakan’dan izin almış mıydı?

Sanmıyorum.

“Özel yetkili Savcı MİT görevlisi rahmetli Kaşif Kozinoğlu’nu ODA TV davasında ifadeye çağırıp, sorguladıktan sonra tutuklayıp cezaevine koymadı mı? MİT Kanunu’nun 26. Maddesi o zaman yok muydu?” [8]

Gerçi hükümet bu krizden sonra hemen bir atağa geçerek ilgili kanunun 26. maddesine Hakan Fidan’ın lehine olacak şekilde tek bir cümle ekleyerek durumu hukuki bir zemine oturtmak için düğmeye bastı bile. Ne yaptı? MİT Kanunu’nun 26.maddesinin değişikliği için teklifte bulundu.

Kısaca özetlersem, “MİT mensupları hakkında takibat yapılması Başbakan’ın iznine bağlıdır” şeklindeki MİT Kanunu’nun 26.maddesine, “Başbakan tarafından özel bir görevi ifa etmek üzere görevlendirilenlerin takibatı da Başbakan’ın iznine bağlıdır” ifadesini ekleyerek Oslo görüşmeleri sırasında MİT mensubu olmayıp Başbakan tarafından özel bir görevi ifa etmek üzere bulunan Hakan Fidan’ı koruma altına almış oldu. Kemal Kılıçdaroğlu ise konuyla ilgili Twitter’da şu açıklamada bulundu :

“Demokrasinin ve kanun önünde eşitliğin olduğu bir ülkede kişiye özel düzenleme yapılmaz”.[9]

Kılıçdaroğlu böyle yazdı ve noktayı koydu. Ancak MİT Kanunu’nun 26.maddesine ilave edilecek “Başbakan tarafından özel bir görevi ifa etmek üzere görevlendirilenlerin takibatı da Başbakan’ın iznine bağlıdır” ifadesinin yaratacağı toplumsal ve siyasi anafora Ahmet Altan da dikkat çekti ve şöyle dedi :

“Bu yasaya göre mesela Susurluk suçlularının hiçbirini yargılayamazsınız, çoğunluğu emirlerini dönemin başbakanlarından aldığı için yargılanmaları da başbakanın iznine bağlanır. Yarın bir gün herhangi bir başbakanın, devletin içinde sadece kendisinde bağlı bir suç örgütü kurması da bu yasayla mümkün hâle geliyor.” [10]

Konu o kadar karmaşık ve derin ilişkiler içeriyor ki, Türk basınında birçok köşe yazarı, Hakan Fidan’ın savcılıkça ifadeye çağrıldığı gün ne yazacaklarını bilemediler. Bunların arasında en önemli kalemler de vardı. Sadece Türk basınında değil, devlet kademesinin de ilk gün kafası karışıktı. Göz atalım.

“Ankara’da oynanan bak ne kadar adiliz MİT bile sorgulanıyor göstermelik tiyatrosunu yememek lazım” [11]…diyen köşe yazarları bile vardı Türk Basını’nda. Zaten süreç gösterdi ki ortada tiyatro miyatro yoktu ve durum çok ciddiydi.

“Öyledir, böyledir demek… Net bir teşhis koymak zor... Henüz ortalık toz duman...”[12]

“Bir hukukçu olarak bu soruşturmanın mantığını anlamış değilim…” [13]

“Bu denli büyük ölçekli bir kriz hakkında, bu ülkeyi yönetenler de dahil olmak üzere herkesin kafasının bunca karışık olması olayın dar kapsamlı değil, çok boyutlu ve sıkıntılı bir sürecin işareti ve habercisi.” [14]

Son derece karmaşık bir durumla karşı karşıyayız. Gerçekler tam olarak bilinmiyor ve uzun bir süre de bilinmeyecek.[15]

“Hükümet-MİT” ikilisiyle, “yargı-emniyet” ikilisi arasında ciddi bir görüş ayrılığı yaşandı.

İlk söylenmesi gereken şudur; şimdi bir sihirli değnek olsa da son birkaç gün içinde yaşanan olayları bıçak gibi kesse bile, sadece yaşananlar bile akıllara zarar gelişmeler.

Yeri gelmişken, ismi bende gizli emekli bir Cumhuriyet Savcısı (C.D.) ile iki yıl önce yaptığım bir görüşmede başından geçen ve bana aktardığı bir olayı yazmak istiyorum. Aynen şöyle demişti;

“Bir keresinde bir teklif geldi, Sayın Savcım, şu kişi hakkında sadece bir soruşturma başlatın, hiçbir şekilde ceza almasına, yargılanmasına falan gerek yok, yeter ki o kişi hakkında bir soruşturma başlatılmış, iddianame hazırlanmış, suç isnat edilmiş olsun, karşılığında ne isterseniz!...kabul etmedim tabii ki”.

Bunu niye anlattım?

Yaşanan olayda ülkece bir kriz senaryosuna çekilmek isteniyor olabiliriz. Nitekim, “Hakan Fidan’a ‘bu saatten sonra savcı sadece “Adınız nedir” diye bile sormuş olsa üzerindeki spekülasyonlar sürecek. Her şart altında Fidan (Dolayısıyla MİT’in kurumsal kimliği) yara almış olacak.” [16]

Yani MİT’in başına böyle bir şey gelebileceğini kim tahmin edebilirdi? Başına böyle bir şey gelebilecek son kurum MİT’ tir herhalde.[17]

MİT-hükümet, yargı-emniyet ikilileri arasında cereyan eden ilişkiler daha önce hiç yaşanmamış bir ensest durumu yansıtıyor. Ben buna “ensest siyasi/bürokratik ilişkiler ağı” diyorum.

Ya gerçekleri dillendireceğim ya da telgrafın tellerine kuşlar mı konar ezgisini terennüm etmeye devam edeceğiz. Dünyanın başka bir ülkesinde hiç de şahit olmadığımız bu ensest siyasi ilişkiler neden bizim ülkemizde yaşanıyor?

“MİT’e yönelik operasyonun temel gerekçesi Kürt sorunu üzerinden gündeme geldi. MİT, önce Uludere katliamında yanlış istihbarat vermekle suçlanmıştı.”[18] Gerçekten de önce MİT suçlandı, TSK’ya yanlış istihbarat verdiği için Kürt köylülerinin öldürüldüğü tezi işlendi günlerce. Güya sorumlu MİT’ti.

Ciddi bir soru işaretli nokta var. Diyalektik açıdan bakalım, dikkatli ve belki de tekrarlayarak okuyalım. Şimdi; Cemaat, yargı/savcılık eliyle ciddi bir Emniyet-MİT geriliminin yani polis-hükümet geriliminin su yüzüne çıkmasına sebep oldu. Oldu mu?

Oldu. Bunu yaparken de sonuçlarının ne olabileceğini önceden rahatlıkla kestirebiliyordu. Ancak bu sürecin Ergenekon’un soruşturma sürecine ağır bir darbe indireceği de önceden belliydi.

Çünkü Cemaat, özel yetkili savcı eliyle MİT müsteşarını ifadeye çağırttırdığında, savcıların fazlasıyla geniş yetkilerini kullanıyordu. O yetki ki, Ergenekon sempatizanlarının zaten sorguladığı, karşı oldukları, fazla genişletilmiş bulduğu bir yetkiydi.

Yani her şeye rağemen Kürt meselesi söz konusu olduğunda, Ergenekon soruşturmasının meşruiyetinin sorgulanması pahasına, “ben Cemaat olarak devreye işte böyle girerim” şeklinde bir mesaj mı verilmek isteniyordu?

Bu noktada iki farklı bakış geliştirebilirim.

Birincisi; Kürt konusu o kadar hassas ve dokunulmaması gereken bir konu ki, Cemaat, statükonun dışına kim çıkarsa çıksın bozuk para gibi harcamaya hazır. Bu MİT ya da hükümet olabilir. Hiç fark etmez.

İkincisi; Cemaat tam tersi şöyle düşünmüş olabilir. Kürt konusu çok önemli değil. Asıl konu MİT üzerindeki ağırlığımızın artırılmasıdır. Kürt meselesi KCK soruşturmaları bu iş için yani MİT’ i sorgulamak, itibarsızlaştırmak için kusursuz bir malzemedir. KCK-PKK konusu zaten tescilli öyle bir çamurdur ki, sıçratmamız, bu konuyu kullanmamız fazlasıyla yeterli olacaktır. Zaten son olarak İlker Başbuğ’da tutuklanarak cezaevine konduğuna göre, Ergenekon soruşturması süreci bir ölçüde tamamlandı. Bu yüzden Ergenekon soruşturmasını yürüten özel yetkili savcıların yetkilerinin çok geniş olduğunun hükümetçe bile ifade edilecek olması, Ergenekon soruşturması sürecinin meşruiyetini sorgulatmaya başlasa da, çok mühim değil.

Uluslararası yabancı istihbarat servislerinin ve yabancı ülkelerin bu denklemdeki rollerini şimdilik yine ihmâl ederek analizlerimize devam ediyorum.

Bu arada, yargının yetkilerinin, savcıların yetkilerinin genişliği söz konusu olduğunda sürekli ‘yargıya müdahale edemeyiz’ şeklinde söylemler geliştiren bir hükümetimiz vardı.

“Ama pratik gösterdi ki, ne zaman yargı zülfüyare dokundu, AKP gayet şahane karışıverdi. (Bkz. Deniz Feneri davası ve MİT krizi)”[19]

Ben de şeytan içime girdiği için şu soruyu sorarım o zaman. Cemaat neden yârin zülfüne dokunmak için bu kadar bekledi?

Geniş yetkilerle donanmış savcıların yetkilerinin tartışmaya açılacağını, hem de ciddi bir şekilde açılacağını bilmesine rağmen MİT krizini neden yarattı? Tekrarlamak pahasına, “artık ortam müsait, olması gereken, yapılması gereken yapıldı, Ergenekon cephesinde Başbuğ’un cezaevine girmesi de zaten gerçekleşti” diye düşünüldü desem.

Ha bir de şu var; açık konuşacağım. Cemaat yargı eliyle MİT’ ten intikam almış olabilir diye de düşünüyorum. Beni bu şekilde düşünmeye sevk eden gazeteci Emin Çölaşan’a ulaşan gizli bir ihbar mektubu. Muhtemelen Cemaat’e yakın bir isim tarafından gönderilmiş. Ve doğrudan Sözcü gazetesinden Emin Çölaşan’a ulaştırılmış. Bu mektupta:

“MİT ile KCK arasındaki görüşmeler doğrultusunda, 19 Ekim 2009’da Habur skandalına imza atılmış ve yargıya baskı uygulanarak siyasi karar almak zorunda bırakılmıştır[20]…şeklinde bir ifade var.

Altını çizdiğimi varsayın : “yargıya baskı uygulanarak” deniliyor. Yani Habur skandalı esnasında teröristlerin ayağına gitmek zorunda kalan savcılar bunu bir talimatla yaptıklarını bildikleri için, bir nevi AKP iktidarına diş bilemiş olabilirler. Hükümete yönelik olarak, “aldığınız siyasi kararların bir uygulayıcısı olmayız olamayız” şeklinde değerlendirebileceğimiz bir yaklaşım sergilemiş olabilirler. Hükümet olabilirsiniz ancak devletin savcısını da Habur kapısında teröristler için hazır bekletirseniz, zamanı geldiğinde biz de gereğini yaparız, diye de bir olasılık gözlerden kaçırılmamalıdır.

Yargının ve hatta emniyetin hükümete, MİT’e duyduğu rahatsızlık bununla da sınırlı değil. Çünkü yine Emin Çölaşan’a gönderilen belgede, kilit bir bölüm daha var. Bu imzasız ihbar mektubuna göre, “MİT, KCK’ya sızdırdığı ajanları aracılığı ile, KCK’nın ve sempatizanlarının gerçekleştirdiği tüm eylemleri biliyor. Ancak , MİT’in ne polise, ne de savcılığa eylemlerin öncesi ya da sonrasına ait herhangi bir bilgi aktarmadığı tespit edilmiş, adeta PKK’nın silahlı eylemlerine göz yumulmuştur.[21]

MİT’in bilgi paylaşılmasındaki ihmâlinden dolayı Emniyet ve savcılık kendince gereğini yapmış olması da oldukça güçlü bir olasılık.

Tabii bu noktada mesele biraz tartışmaya açık. Günlerdir hükümet-MİT aleyhinde alenen yayın yapan ulusalcı ve cemaate yakın basın yayın organları hep aynı yere vurgu yapıyor. MİT nasıl olur da KCK eylemlerine katılır? Ancak siz bir terör grubuna sızma girişiminde bulunmuşsanız, deşifre olmamanız için bazı eylemlere göstermelik olarak da katılmanız gerekebilir. Bunda oluşacak kamusal faydaya yazımın sonra ki kısımlarında değineceğim. Ayrıca bir istihbarat teşkilatına mensup ajanların, düşman unsurun içine sızması istihbaratın doğasında vardır. 2012 Türkiye’sinde icat edilmiş yeni bir şey değildir ki. Uzun yıllar MİT ajanlığı yapmış Prof. Mahir Kaynak bakın ne demiş:

“Solun bütün cephe örgütlerine girdim. Ben komünist cephe örgütlerine, verilen görev gereği girdim. Bu sıralarda, liberal şarkılar söylemenin mümkün olmadığını herkes anlamalıdır. ” [22]

Bu durum istihbaratın en temel prensibi ise ne yapılmaya çalışılıyor?

Kürt hareketinin önemli isimlerinden Orhan Miroğlu ise konuyu kendi cephesinden değerlendiriyor ve doğrudan Kürt sorunu konusundaki devletin şartlı refleksine endeksliyor meseleyi. Şöyle diyor:

“Bu soruşturmanın hedefinde Hakan Fidan değil, hükümetin Kürt politikası var. Çünkü, Hakan Fidan’ı koltuğundan alaşağı etmek, bir hedef olamaz, o koltuğa yapılacak atamayı da yapacak olan da sonuçta bu hükümettir. Belli olmaz, savcının bu soruları aslında hükümeti değil, bir bumerang gibi gelip, derin devleti ta kalbinden vurabilir. [23]

Kanımca Miroğlu altın vuruşu sonraki cümlesinde yapıyor:

“Savcının sorularına, 1970’li, 80’li, 90’lı yılları, PKK’nin kuruluşunu, İmralı sürecini ve sonrasında olup bitenleri hatırlayarak cevap arayalım.” [24]

Çok önemli bir husus, hükümetin Kürt politikası üzerinden Oslo görüşmeleri öne sürülerek ipinin çekilmeye çalışılması. Yani birileri hükümetin son dönem Kürt politikalarından o kadar rahatsız oldu ki, bunun için doğrudan Başbakan’ı hedef alamadı. Alamadığı için de, okları dolaylı olarak MİT’e yöneltti ki, bu da son tahlilde hükümetin imhasına yönelik bir girişim anlamına gelmekteydi.

Bu işin ilk fitili ‘MİT’ ten yanlış istihbarat’ söylemiyle, Uludere faciası boyutuyla yaşandı. MİT yanlış istihbarat verdiği için 34 tane Kürt köylüsü bombalanmıştı. MİT bu yüzden suçluydu. O mesele tam kapanacakken MİT yine Kürt meselesinde izlediği yanlış politikalarla suçlanmaya başlandı. Bu sefer basına zaten sızmış olan Oslo görüşmeleri, savcılığın MİT müsteşarını ifadeye çağırmasıyla alevlendi.

Cemaatin sesi olarak bilinen Emre Uslu (Taraf yazarı), dün akşam televizyonlarda yaptığı açıklamada :

“MİT’in Oslo’da KCK ile yaptığı görüşmelerle adeta Sevr Anlaşmasına benzer talepleri kabul ettiğini” iddia ediyordu.[25]

Gelelim bu olayların patlamasına sebep olan, Türkiye’yi günlerdir ayağa kaldıran konunun çekirdeğine. Terör örgütü PKK’nın üst oluşumu olarak nitelendirebileceğimiz KCK için söylenen :

“KCK’ yı MİT Yönetiyor[26]” iddiasına.

Şimdi affınıza sığınarak lafı götünden anlamak diye bir tabir var ya, tam da bu iddiaya cuk diye oturuyor. Bir ülkenin istihbarat örgütü, düşman kuvvetin en üst oluşumunu yönetebiliyorsa bu aslında bir başarı değildir de nedir?

Yok meseleyi götürüp de, MİT , terör örgütü PKK’ nın üst oluşumu olan KCK’ ya hizmet ediyor şeklinde yansıtmak size de saçma gelmiyor mu?

MİT ve KCK birbirine karşıt iki düşman unsurdur ve bunlardan bir tanesi istihbarat örgütü olduğu için diğerine sızmaya çalışması gayet normaldir.

KCK mensubu bir militanın canlı bomba olup, Boğaz Köprüsü’nün tam orta yerinde ya da İstiklâl Caddesi’nin en kalabalık olduğu bir anda, kendisini ve yüzlerce insanı imha edeceğini düşünelim. Ancak MİT, KCK içine sızdırdığı ajanı aracılığıyla bu insanlık dışı terörist eylemi engelliyor diyelim.

Ve fakat aynı MİT ajanının, deşifre olmamak için bir vatandaşa ait aracın molotof kokteyli ile kullanılamaz hâle getirilmesine, istemeye istemeye de olsa bu terörist eyleme göz yumması gerekebilir.

MİT, şayet KCK gibi bir terörist oluşumu kontrol gayesiyle, eylemlerini önlemek ya da sınırlandırmak, en önemlisi güdümünde tutmak amacıyla yönetiyorsa/yönetebiliyorsa takdir bile edilmelidir.

Mesele, sadece yukarıda sözü edilen eylemlerin önlenmesi değil, terör örgütünün ne gibi siyasi faaliyetlerde bulunduğunun anlaşılmasına yönelik tespit çalışmaları da olabilir.

Ancak madalyonun diğer yüzü tüyleri diken diken etmeye yetecektir ki o da ayrı bir konu. Yani buraya kadar her şey normal ve hatta olması gerekendir.

Haaa, ancak şaibeli protokollerden, gerçekten de ülke yararına olmayacak başkaca sözleşmelerden, MİT-KCK arasında gerçekleşen mutabakat metinlerinden bahsediliyorsa da bu konu mutlaka araştırılmalıdır.

“Gel buraya asıl mevzu bu zaten, kaçma!” diye düşünmeyin ve bu konuyu atladığımı sanmayın. Çünkü yazımın III. Bölüm’ünde bu konuyu ayrıntılı incelemeye çalışacağım.

Son yıllardaki PKK operasyonlarında gözaltına alınan veya tutuklanan üst düzey bazı KCK’lıların MİT çalışanı çıkması da pek normal bir gelişme değil.

“Özellikle KCK’nın kuruluşunda MİT’in rolüyle ilgili iddialar aydınlatılmaya muhtaçtır.” [27]

İşte önceki satırlarda vurguladığım Miroğlu’nun altın vuruş dediğim cümlesinin tam da yeri:

Tekrarlamak pahasına:

“Savcının sorularına, 1970’li, 80’li, 90’lı yılları, PKK’nin kuruluşunu, İmralı sürecini ve sonrasında olup bitenleri hatırlayarak cevap arayalım” [28] demişti Miroğlu.

"PKK üzerine çalışma yapan bir çok araştırmacı ve gazeteciye göre Kesire Öcalan’ın (Abdullah Öcalan’ın karısı) babası Ali Yıldırım asker kökenli MİT mensubuydu. Kimileri subay, kimileri astsubay olduğunu söylemektedir. Ancak herkesin üzerinde ittifakla kabul ettiği bir konu Ali Yıldırım’ın MİT’te görev yaptığı ve buradan emekli olduğuydu." [29]

Öyle anlar olur ki ortalık toz duman olur. Dünyanın en iyi istihbaratçısını ya da matematikçisini de getirseniz, şayet oyunu kuran o değilse, kurulmuş olan bir oyunun şifrelerini çözemeyebilir.

Çünkü ‘gizli özne’ denilen şey tüm rasyonel düşünce şekillerini bertaraf eder. Hele ki oyun kurucu odaklar, ilişkileri ince bir fikir işçiliği titizliğinde ‘ensest bir düzlemde’ kurmuşsa işin içinden çıkmak oldukça güçleşir. Düz mantık sizi çamura saplar.

Çeldirici şıkların fazlasıyla olduğu soruların tam orta yerinde bulursunuz kendinizi. Sınavlarda bizlere tanınan, “istediğimiz sorudan başlama hürriyetimiz” de engellenmiştir. Hangi sorundan başlayacağımıza bile oyunu kuran odaklar karar vermiştir çünkü.

Şu an ülkece tam da böyle kritik bir evreden geçiyoruz. Mesela;

“Gözaltına alınan Öcalan’ın avukatlarından biri savcıya MİT çalışanı olduğunu söylüyor. Savcı MİT’e soruyor, MİT ise bu bilgiyi teyit ediyor.[30]

Abdullah Öcalan’ın avukatlarından konu açılmışken ve yeri gelmişken minik bir parantez açmak ta da fayda var. Abdullah Öcalan’ın avukatlığını üstlendiğini kamuoyuna duyuran yüzlerce avukatın ‘Evet biz Abdullah Öcalan’ın avukatıyız var mı bize yan bakan?’ mealindeki gazete ilânının, Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanmasına anlam veremedim. Hâlâ da verebilmiş değilim.

Noktası virgülüne dokunmadan, Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan o yarım sayfa ilândaki bir paragrafı aynen aktarıyorum ve arkasından yorum yapmadan konuma devam ediyorum. Çünkü yorum sizin.

Evet birazdan okuyacaklarınız ne şaşırtıcıdır ki Cumhuriyet gazetesinden :

“Abdullah Öcalan’ın avukatlığını yapmaları nedeniyle tutuklanan avukatların savunma görevi bizim de görevimizdir. Biz aşağıda imzası olan 400 avukat, savunmaya yönelik bu operasyonun hukuka aykırı olduğunu ve sonuç alıcı siyasi bir tutum olmayacağını göstermek için Abdullah Öcalan’ın avukatlığını üstlenmeye hazır olduğumuzu siyasi iktidar ve kamuoyuna açıklamayı sorumluluğumuz olarak görmekteyiz.” [31]

Tekrar konuya dönüyorum.

Ayrıca JİTEM’in kurucusu ve terör örgütüyle uzun yıllar çatışmış emekli Albay Arif Doğan kendisiyle yapılan bir röportajda bakın ne diyor :

“Bu arkadaş günler sonra yanıma geldi. “Öcalan’ı Şam’da öldüreceğim.”dedi. “Manyak mısın sen, öldürürler seni?” dedim. “Bu can feda olsun!” dedi. Hatta o aralar Hürriyet gazetesinde Öcalan’ın resimleri yayınlanıyordu. Mehmet Ali Birand gidip geliyordu. Gazetelerde yayınlanan fotoğrafların birkaç tanesinde de benim adamım Öcalan’ın yanındaydı. Korumasıydı Öcalan’ın.[32]

Sızma harekâtıysa, buyurun size en kralı. Şimdi emekli Albay Arif Doğan’ın işaret ettiği ve terör örgütüne sızmış hatta Apo’nun sağ kolu, koruması olan o adam emniyet özel harekâtın yaptığı bir operasyonla yakalansaydı ve yakalandığında da devlet görevlisi olduğunu söyleseydi, JİTEM’i PKK ile işbirliği yapmakla mı suçlayacaktık?

Arif Doğan, PKK’nın adamı mı olacaktı?

Komik.
                                                           III. BÖLÜM

ENSEST BÜROKRATİK KRİZDE GİZLİ ÖZNE YANİ GERÇEK AKTÖRLER KİM YA DA KİMLER ?

Kriz başladığından beri günlük gazeteleri gücüm yettiğince dikkatlice incelemeye çalışıyorum. Her kafadan bir ses çıkıyor. Mübalağa olmasın, bazen bir kafadan birden fazla ses çıktığına da şahit oldum.

Gelelim filmin şimdilik sonuna. Öyle ya filmlerin sonunda katil kim ? sorusuna cevap aranır.

Tarihimizde ilk kez yaşadığımız bu krizde asli fail kim?

Gizli özne, gerçek aktör ya da aktörler kim?

Bu soruya hemen cevap verecek değilim ve fakat sizi bir yerlere sürüklemek gibi bir gayem var. Son bir haftadır bu konuyla ilgili yüzlerce haber ve köşe yazısı taradım. Devletin en üst makamlarından yapılan açıklamalardan tutun da, tirajı çok düşük günlük ulusal gazetelere kadar.

Yandaş basından tutun, yandaş olmayan basına kadar, sağcısından tutun solcusuna kadar, İslamcısı, Türkçüsü, emekçisi, Kürtçüsü, AKP’ lisi, AKP karşıtı, Ergenekoncusu…

Her kim olursa olsun sanki söz birliği etmişçesine bir noktayı telaffuz etmiyorlar. Her konuda fikir bildiriyorlar, komplo teorileri üretiyorlar, olayları dünya görüşlerine göre yorumluyorlar ama !

Biri çıkıp demiyor ya da bahsetmiyor ki; yahu kardeşim bu tarihi KCK-MİT Oslo görüşmesi, bir hakem devletin nezaretinde oldu. Bu hakem devlet hangisi?

KCK-MİT arasında yapıldığı iddia edilen Oslo mutabakat metnindeki bir maddeyi okuyalım :

“Taraflar, müzakereleri derinleştirmek ve gündemdeki konuları tartışmak üzere hazırlıklarını yaparak 2011-Haziran ayının ikinci yarısında bir araya gelmeyi kararlaştırmışlardır. Üç paragraflık giriş ve 9 maddeden oluşan işbu mutabakat metni, taraflar arasında arabuluculuk yapan HD(Hakem Devlet) temsilcisi tarafından, taraflar adına imza altına alınmış ve aslı Hakem Devlet merkezinde arşive alınmıştır.[33]

Bak hele, eğer iddialar doğruysa, şu anda hakem devletin merkezinde, ülkemizin en hassas konusu ile ilgili uluslararası bir mutabakat metninin aslı bulunmaktadır. Hadi buraya kadar da her şey normal diyelim.

Peki tek bir dış politika uzmanının, akademisyenin, devlet yetkilisinin ve siyasi yelpazenin hangi kanadından olursa olsun tek bir gazetenin bu konu üzerine odaklanmaması dikkatinizi çekmiyor mu?

Yaşanan bu krizde, artık MİT’ mi KCK’ yı yönetiyor, KCK’ mı MİT’i yönetiyor, PKK’nın rolü nedir, hükümet ile cemaat, emniyet ile yargı neler yapıyorlar bir kenara da…

Hepsinden bahsediliyor, ağzı olan konuşuyor, klavyenin tuşuna parmağı olan herkes dokunuyor da, kimse şu hakem devletten, hakem devletin yetkililerinden, yabancı istihbarat servisinin ajanlarından bahsetmiyor.

“Herkes bir kutsal orduya nefer yazılmış, olup biteni kendi ordusunun merceğinden seyrediyor.” [34]

Vazgeçtik bilgili belgeli yazmalarından. Sözüm; Kürtçüsü, Türkçüsü, ulusalcısı, Ergenekoncusu, İslâmcısı, komünisti, milliyetçisi, herkese.

Kardeşim sanki diğer yazdıklarınızın hepsi bilgili belgeli delil mahiyetindeki yazılar mı?

Yorum yapmaktan da mı çekiniyorsunuz ?

Yoksa entelektüel deponuz, fikir cephaneliğiniz yabancı bir ülke istihbarat servisini, o ülkenin adını telaffuz etmeye yetmiyor mu?

İyi de meseleyi değerlendirirken, hakem ülkenin kim olduğu üzerine konuşmazsak, KCK-MİT buluşmasını kimin organize ettiğini yazmazsak bir yere varamayız ki.

Körler sağırlar birbirini ağırlar durur. II.Bölüm’ün başında belirttiğim o ulusal tarafların arasında top gibi oradan oraya zıplar durur, kısır tartışmalar hiç de son bulmaz.

Yok AKP’ydi, yok MİT’di, yok savcıydı, yok Cemaat’di, yok KCK’ ydı…Uzar gider.

Bu hakem devleti kim belirledi? MİT-KCK görüşmeye karar verdi de, hadi bi hakem devlet bulalım mı dediler? Yaşanan bu krizi o hakem devlet yaratmış olabilir mi?

Yoksa hakem devletin kendisi mi KCK’ya sen gel buraya, sonra da MİT’ e sen de gel buraya, barışın bakalım! mı dedi?

Bunu ne için yaptı? Gidişat, daha ne kadar bu yabancı devletin istihbarat örgütünün etkisinde devam edecek?

En önemlisi, MİT ve KCK yetkililerinin Oslo’da muhatap oldukları istihbarat servisi ajanları da göstermelik olabilir mi?

Kendini gizleyen ve tüm işleri organize eden bir adım daha geride duran ama görünmeyen asıl yabancı istihbarat örgütü tüm bu işleri organize ediyorsa?

PKK’ya yakın kaynaklar, sözgelimi Özgür Gündem gazetesi KCK-MİT arasında olduğu iddia edilen mutabakat metnini yalanlamadılar. Zaten ne onlar, ne KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, ne BDP, ne PKK, böyle bir mutabakat metnini yalanlamıyor. Yalanlamadığı gibi, terör örgütünün siyasi cephesinde yer alan isimlerden Zübeyir Aydar, Norveç’in başkenti Oslo’da KCK-MİT arasında kaleme alındığı iddia edilen mutabakat metni için :

“ Gerçektir, ancak metin üzerinde düzeltmeler yapılmıştır.[35]” ifadesini kullanmıştır.

E herhalde MİT-KCK görüşmesi esnasında gözlemci sıfatıyla görüşmelere katılan hakem devletin yetkilileri, o devletin meteorolojiden sorumlu bakanı ve yardımcıları değildi.

Değildi tabii. Elbette böyle bir görüşmeye o hakem devletin istihbarat yetkilileri katıldı. Ama ya peki buluşma yerini kim belirledi? Görüşme talebi kimden geldi? Bu hakem devletin bu işten çıkarı neydi?

Babasının hayrına gelip iki karşıt unsurun ortasına oturmayacağına göre.

ABD’ mi, İsrail mi? Yoksa Venezuela mı !

Şimdi MİT müsteşarı Hakan Fidan’a bir bakalım.

“İsmi MİT Müsteşarı olarak geçmeye başladığı günlerde İsrail Basını, Fidan ile ilgili rahatsızlığını dile getirmişti. İsrail’in rahatsız olduğu Fidan ve ekibinin, uluslararası bir operasyon çerçevesinde baskı altına alınmak istendiği iddiası gündemde.”[36] idi.

Siyasi analizlerde yapılan en kolay şeyi yapıp, gizemli, çözülemeyen her olayı İsrail’e bağlama sığlığına düşmeyeceğim merak etmeyin. Sadece resmi doğru okumaya çalışacağım.

İsrail sadece Fidan’dan değil, Davos krizinden, Mavi Marmara olayından sonra Başbakan Erdoğan’dan da çok haz etmiyor. İsrail, KCK-MİT görüşmelerini hükümetin aleyhine olacak şekilde kullanıyor denilebilir. Bu noktada Cemaat, sadece İsrail’in işinin görülmesi için bir araç olarak değerlendirilebilir.

KCK-MİT görüşmeleri esnasında Norveç’in başkenti Oslo’da CIA nezaretinde bile bir görüşme yapılmış olsa, İsrail ile ilgili yukarıdaki görüşlerimin yine de arkasında dururum.

Bunun dışında emniyet, MİT’e sızamadığını düşündüğü için bu yolla bir operasyon tertip etmiş olabilir. Madem emniyet olarak, sizin üzerinizde etkimiz yok, o zaman MİT içinde görev gereği olsa bile, suça bulaşan kim varsa, çekip çıkarıp deşifre edeceğiz ve itibarsızlaştıracağız bile demiş olabilir.

Tüm bunlar yaşanırken, İstanbul’da Cemaat’e yakın olduğu varsayılan emniyetçiler, hükümet tarafından görevden alınırken, Adana Emniyeti de, MİT’çileri, yürütülen başka bir soruşturma kapsamında gözaltına alıyordu. Öyle ki içlerinden bir tanesi eski MİT Hatay Bölge Müdürü O.S. idi.

İddiaya göre biri MİT mensubu beş kişi, Suriyeli iki muhalif komutanı, 100bin dolar karşılığında Esad’a satmıştı.

Emniyet de boş durmamış “siyasi casusluk” suçlamasıyla başka bir konuyla ilgili olarak eski MİT’çiyi göz altına almıştı. Olay Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yaptığı yazılı açıklama ile netlik kazanıyordu. İçerikten ziyade sonucu itibariyle değerlendirilmesi gereken olayda,

“Siyasi casusluk ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlamalarıyla yürütülen soruşturma kapsamında, aralarında bir MİT mensubunun da bulunduğu toplam 5 kişi gözaltına alındı. Bazı MİT görevlileri de şüpheli sıfatıyla ifade vermek üzere Adana Cumhuriyet Başsavcılığına davet edildi.[37]

Bu olay ilk anda yorumlandığında akla şu gelebiliyor; Cemaatin kontrolündeki Emniyetteki bir birim, MİT’teki iktidar savaşında mağlup olmamak adına içinde eski bir MİT görevlisinin de olduğu bir suç organizasyonuna müdahale ediyor. Emniyet, Hatay MİT Bölge eski Müdürü olan O.S. isimli şahsı gözaltına alıyor. Yani neredeyse Ankara’daki Hakan Fidan krizinin rövanşı alınmış gibi durum ortaya çıkıyor.

“Belki Ankara’da MİT müsteşarını ifadeye bile çağıramadık ama Hatay’da eski de olsa bir MİT Bölge Müdürünü gözaltına aldık”, algısının altı çizilmeye çalışılıyor.

Şükür, MİT kaynaklarından daha sonra yapılan açıklama yukarıdaki algıyı bertaraf ediyor. MİT kaynakları O.S.’yi kastederek :

“Usulsüz işler yaptığının fark edilmesiyle birlikte teşkilat içerisindeki bir ekip tarafından mercek altına alındı. Emniyet Genel Müdürlüğü ile ortak yürütülen çalışmalar neticesinde, bu ekip tarafından gözlemlenen Ö.S. hakkında delil niteliğinde bilgi ve belgeler toplandıktan sonra Adana Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı’na MİT tarafından suç duyurusunda bulunuldu. [38]

Yani MİT “evet eski görevlimiz suça bulaşmıştı, tespit ettik, MİT ile de ilişkisini kestik Emniyet Genel Müdürlüğü ile operasyonu da birlikte yürüttük, aramızda öyle bir çatışma falan yok” demeye getiriyor.

Yaşanan tüm sürece bakıldığında, AKP hükümeti sanki alaşağı edilmek isteniyor gibi bir görüntü oluşuyor.

“Aslında MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Başbakan’ın gözde kadrolarından biri olduğu düşünülürse bu olayın, hedefin siyasi iktidar olduğu açık olan, bir darbe niteliği taşıdığı su götürmüyor. Genel kanı da bu zaten.” [39]

Bu arada, özel görevli mahkeme ve savcılıklarda kimin etkin olduğu iddia ediliyor? Cemaat.[40] Bu durumda da özel yetkili mahkemeler ya da savcılıklar ne yaparsa yapsın Cemaat yapmış gibi bir ön kabul üzerinden gidiyor Türkiye.

Olabilir, Cemaat bu birimlerde etkili de olabilir. İyi de sadece tek bir savcıdan yola çıkılarak –ki o savcı da zaten dün görevden alındı- ülkenin geleceği üzerine kurulan tüm denklemi Cemaat üzerinden kurmak aptalca ve tehlikeli değil mi ?

Yok yok, endişelenmeyin, Cemaati aklama çabası değil söylediğim. Yukarıdaki satırları dikkatli tetkik ederseniz hak verirsiniz.

Diyorum ki; farz edelim, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve diğer eski mensupları şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırtan güç Cemaatin gücü olmasın. Öyle ya, belgeleriyle ispatlanmış bir durum yok ortada. Elbette bu ihtimâl de mutlaka değerlendirilmeli ve fakat bu, konuya tek bir açıdan bakmak olur ki ülkenin güvenliğini ilgilendiren bir konuda bu şekilde bir yaklaşım, analizi yanlış yaptırabilir.

Bu durumda beyin fırtınanızı ve komplo teorilerinizi üzerine bina ettiğiniz yapının altından birisi gelir Cemaat tuğlasını çeker.

Öylece açıkta kalırsınız. Binanız yıkılır. Kastettiğim budur. Gazetelerin neredeyse tamamı tüm düşünce sistematiğini ve fikr-i beyin fırtınasını hep bunun üzerine kurmuş. Soruşturma Cemaatin etkisiyle yürütülüyor, savcılar, Fidan ve diğerlerini cemaatin etkisiyle “şüpheli” sıfatıyla ifade vermeye çağırıyor.

Yarın öbür gün iddia edildiğinin aksine ilgili savcının ya da diğer savcıların mesleklerinin her anında Cemaatle mücadele ederek oralara gelen ulusalcı kanattan olduğu delillendirilirse ne yapacaksınız?

Ortaya konuşuyorum ve amacım zihinlerinizi zorlamak.

Şimdi de bu görüşün tam aksinden hareket ederek akıl yürütelim. MİT Müsteşarı KCK soruşturmasından ifadeye çağrılırken, aynı gün Cemaate yakınlığıyla tanınan Taraf gazetesi yazarı Mehmet Baransu’nun kendisini “göstere göstere” takip eden iki MİT ajanını şikayet ederek gözaltına aldırması da dikkat çeken bir başka gelişmeydi.

İstihbarat çevrelerinde bu olay Fidan’a yönelik operasyon öncesinde “kamuoyu yaratmaya” yönelik bir girişim olarak değerlendirildi.[41]

Yukarıdaki tabloyu, Taraf Gazetesi’nin cemaate yakınlığıyla bilinen yazarı Emre Uslu’nun:

“MİT Oslo’da KCK ile yaptığı görüşmelerde adeta Sevr Anlaşması’na benzer talepleri kabul etmiştir ” [42] sözleriyle birleştirdiğimizde aslında durum biraz daha da netleşiyor. Sahiden de MİT’ e müdahale gerçekten de Cemaat’in bir girişimi mi?

Kaldı ki, yine Baransu’nun geçtiğimiz ay, Başbakan’a hitaben söylediği ‘ben eli silahlılardan korkmadım, Kasımpaşalı Erdoğan’dan mı korkacağım?’ resti de sanki bugün yaşadıklarımızın bir işareti niteliğindeydi. Cemaat, genelde hükümetin özelde de Başbakan’ın kontrolündeki MİT’ e savaş açmıştı.

Tam da bugünlerde Taraf gazetesi yazarı Mehmet Baransu’nun İstanbul Bakırköy’de kendisini takip eden iki MİT ajanını yakalatması meselesini doğru okumak gerekir. Böyle bir olay olmamıştır demiyorum elbette. Polis tutanakları, polis memurlarınca üst aramaları gerçekleştirilen iki MİT ajanının varlığı aşikâr. Bahçelievler Kocasinan Polis Karakolu’na şüpheli sıfatıyla götürülmeleri falan.

İyi de size de sıra dışı gelmiyor mu? Bugüne kadar kendisini takip eden MİT ajanlarını yakalatabilen kaç sivil duydunuz? Ya da gazeteci ?

Tam da bugünlerde hem de. Hayatın olağan akışına ters diye olsa olsa buna denir. Ayrıca MİT ajanları görevlerini yapıyorlar, ortada bir suç da yok. Olsa olsa, teşkilatın iç mevzuatı gereği disiplin soruşturması yürütülür o kadar.

Son tahlilde, suçüstü (!) yakalanan MİT’çiler Ç.Ç. ve M.U.G. meselesinde yerine oturmayan o kadar fazla sayıda taş var ki.

Bir de Cemaat’e yakın olduğu söylenen Taraf yazarlarının MİT tarafından dinlenmesi meselesi var. Özellikle son birkaç senedir, mahalledeki marangoz Hüseyin ile ayakkabıcı Murtaza Abi’nin bile, dinlendiğini iddia ettiği bir ortamda dinlenmeyen yok gibi.

Dinlemeyi, dinlenmeyi meşru göstermeye çalışmıyorum, çünkü kim bilir ben de dinleniyor olabilirim. Ancak nedense tam da bugünlerde Taraf yazarları usulsüz bir şekilde dinlendikleri iddiasıyla Türkiye’yi ayağa kaldırdılar. Kanımca, esasen zaten dinlendiklerini de biliyorlardı.

Böyle bir ülkede, böyle bir siyasi konjonktürde, Taraf gibi bir gazetede köşe yazarı olup, dinlendiğinizi, usulsüz bir şekilde dinlendiğinizi duyunca bence çok fazla da hayret etmemelisiniz.

Daha açık söyleyeyim ki bu olay dışarıdan şöyle algılanıyor; MİT hükümet tarafında, siz ise Taraf gazetesi olarak ve başta Mehmet Baransu’nun bayraktarlığını yaptığı bir Cemaat çizgisi izliyorsunuz. Hayır öyle değiliz diyebilirsiniz ancak dışarıdan bu şekilde okunuyorsunuz.

İşte böyle bir pozisyonda olan sizler, bu evrede Cemaatle gerilim yaşadığı bilinen MİT tarafından dinlendiğinizi tam da şimdi mi tespit edebildiniz? Bursalı, bu durumu şöyle ironik şekilde ifade etmiş:

“Tren kalktı! Aman aman telefonları dinleniyormuş. Vay canına sayın seyirciler, ne hukuka aykırı bir durum değil mi ! Bak sen !” [43]

Aslında bu konuda o kadar da rahatsızlık duymalarına gerek yok bile denilebilir. “Çünkü gerçekten de Taraf yazarlarını ‘sadece MİT dinlemişse” [44] çok şanslılar.

Ancak bir ayrıntı olarak; Taraf yazarları gerçek kimlikleri üzerinden dinlenilmemiş. İşin bu kısmı yasa dışı. Hatta sahtekârca.

Zaten dinlenmelerinden ziyade böyle bir katakulli içerecek şekilde dinlenmeleri kanımca daha huzursuzluk verici. Sözgelimi isminiz Ahmet Yılmaz, ancak sizi dinleyen yasal bir birim nedense her şeyi yasal olarak yapıyor ancak dinleme kararı Ahmet Yılmaz yerine Mehmet Özyılmaz ismi gösterilerek yapılıyorsa, bu durum biraz mide bulandırıcı.

Dedim ya yine tam da hareketli siyasi ensest konjonktürde, Baransu biri kadın iki MİT ajanı tarafından Bakırköy’de izlenirken, James Bond’a taş çıkartacak bir kıvraklıkla durumu tespit edip, polisi arayıp onları yakalatıyor.

Bir başka yorum daha getirelim. İsnat edilen, neredeyse KCK ile işbirliği yapıldığına dair yapılan bu ağır suçlama dikkate alındığında, kendisi emekli astsubay olan Hakan Fidan’a yönelik Uludere faciası ile başlayan ve Oslo görüşmeleriyle tetiklenen ciddi bir karalama kampanyası da kapıda olabilir. Şayet bu karalama kampanyası oyunun bir parçası ise üçüncü bir hamlenin daha da ağır geleceğinden şüpheniz olmasın. Bu noktada istihbarat dünyasında önümüzdeki günlerde daha karmaşık olaylarla karşılaşacağımız muhakkak.

Ve fakat meseleye, “Özel Yetkili savcılarımızın gücü genel kurmay başkanlarına yetti, ama emekli astsubaya yetmedi…”[45] şeklindeki bakmak sizce sağlıklı mı?

Emekli bir astsubayın devletin en önemli kurumunun başına geçmesi, eski genelkurmay başkanının ve bazı kuvvet komutanların, muvazzaf subayların cezaevinde olduğu bir dönemde, ulusalcı subay kısmını rahatsız etmiş olabilir miydi? Bunu da bir yere not etmek gerekir. Kaldı ki özel yetkili savcıların gücü genel kurmay başkanlarına yetti, ama emekli astsubaya yetmedi mantığı içerik olarak doğruyu yansıtan bir ifade de ne yazık ki değildir. Burada amaç kafaları biraz karıştırmaktır.

İlker Başbuğ’a gelince, ordunun yönetimiyle ilgili bir uygulaması yüzünden yargılanmıyor. Kimse, “Şuradaki tankları niye buraya kaydırdın” diye sormuyor ona...Başbuğ’a isnat edilen suç, görev tanımına girmeyen işler yaparak, siyasete müdahale etmesi. İnternet andıcı denilen olay.

Dikkat ederseniz, hükümet karşıtı kara propaganda sitelerini kimse savunamadı. “Siteler, görevinin parçasıdır” diyen olmadı. Ancak “yapılmadı, kaldırıldı” filan dendi.

MİT’in durumu bunun tam tersi. Hakan Fidan ve diğer MİT’çiler, tam da görevlerini yaptıkları ve Hükümet’in emirlerini yerine getirdikleri için yargının soruşturmasıyla karşılaştı. “MİT mensupları kafalarına estiği için PKK yöneticileriyle masaya oturmadı ki…MGK’ya uzanan Hükümet emriyle, “Oslo Görüşmeleri” denilen toplantılara katıldılar.” [46]

Eski MİT ajanı Prof. Mahir Kaynak’ın Aydınlık gazetesinde yer alan açıklamalarında bir cümle var ki çok mânidar. Eski MİT ajanı profesör: MİT Müsteşarı’nın tasfiye edilmesini hedefleyen büyük bir güç bulunduğunu ve ifadeye çağırma işleminin Fidan’ı tasfiye operasyonu olduğunu savundu. Kaynak, Uludere’de 34 kişinin öldürülmesinde rol oynayan bulunursa, Hakan Fidan’a da bu operasyonu yapan bulunur” ifadesini kullandı.[47]

Riskli durum şu; şayet, hükümet bir savunma refleksi olarak İçişleri Bakanlığı aracılığyla emniyetteki o iki görevden alma olayını gerçekleştirdiyse, bu iş böyle kalmayacaktır. Önümüzdeki süreçte taşların, emniyet kanadında özellikle yerinden oynayacağını beklemek sürpriz olmayacaktır. Kritik bir nokta var ki; aslında Cemaat’in gücü ve etkisi tezini doğruluyor. Bildiği gibi Başbakan özellikle 2009’da emniyet ve yargı içindeki kadroların bürokratik hiyerarşiye göre değil, cemaat hiyerarşisine göre hareket etmesinden rahatsız olmuştu.

Cemaat hiyerarşisinden anlamamız gerekense şu: Cemaatin yapısına göre birisi diğerinin üzerindeyse, devlet kademesinde kimin yukarıda kimin altta olduğunun önemsizliğidir.

Kaba bir benzetmeyle, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı’nın belediyedeki temizlik iççisine sorgulatılması gibi…Bir diğer deyişle Başsavcı Turan Çolakkadı ve vekili Fikret Seçen, MİT’çilerin ifadeye çağrılmasından habersiz olmalarına rağmen, savcı Sadrettin Sarıkaya nasıl oldu da Hakan Fidan ve malûm dört kişiyi ifadeye çağırabildi?

Ortada, Çolakkadı ve Seçen’i de aşan, onların da üstünde bir irade mi vardır ki, onlara rağmen ifade çağrısı yapıldı?[48]

Zaten özel yetki savcının başsavcıya haber vermeden MİT müsteşarı ve diğer malûm dört kişiyi ifadeye çağırabilme yetkisini kendisinde görmesi hep bu iş dışı(!) hiyerarşik ast-üst ilişkisine bağlanmaktadır.

Başbakan’ın yakın çevresine dayandırılarak yapılan değerlendirmelerde; “Görevden alınan Savcı Sadrettin Sarıkaya kastedilerek :

“Savcının yaptığı anlaşılmaz. Kendi amirlerinden bile gizli işler yapıyorlar, olay engellenmesin diye gizlemişler”[49] demesi bu sebepledir.

Bu arada gazetelerde günlerdir tefrika edilen “PKK ile mutabakat” metinleri ve iddiaları ile ilgili olarak Cumhuriyet gazetesi, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’a soru sorduğunda şu cevabı alıyor:

“ O belgelerin uyduruk olduğu açık. Öyle bir metni kimsenin kabul edeceğini sanmıyorum. Zaten sızdırılan Oslo görüşmesi kayıtları da konuşmanın tamamı değildi” [50]

Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın bu ifadesine elbette bir çoğumuz inanmak istiyor. PKK ile mutabakat olmamış olsun. İyi de terör örgütü cephesinden, yazıyı yayına hazırladığım güne kadar (17.02.2012) iddia edilen görüşme/mutabakat metinlerini yalanlayan bir açıklama gelmedi. Normal koşullarda KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı’nın bir açıklama yaparak; olmayan bir takım belgeler varmış gibi gösterilerek Kürt ve Türk halkları kandırılmaya çalışılmaktadır…şeklinde bir görüş beyan etmesi gerekmez miydi?

Gerekirdi ancak KCK Yürütme Konseyi Başkanlığından bu yönde bir açıklama gelmedi. Habere göre yapılan açıklama o yönde olmadığı gibi neredeyse tam aksi istikamette. Şöyle diyor KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı :

“Öcalan ve hareketimizle hükümet adına resmi bir heyet 2008’den Haziran 2011’e kadar 3 yıl, düzenli olarak görüşmüştür. Bu görüşmelerin devamı ve paralelinde Oslo’da da uluslararası bir kurumun ev sahiplinde hareketimizin yetkilileriyle de görüşmeler gerçekleşmiştir. Başbakan Erdoğan önderliğimizle görüşmelerin kamuoyuna yansımasına karşılık “hükümetimiz değil devlet görüşüyor” diyerek samimiyetsiz, siyasi ahlakla bağdaşmayan bir tutum sergileyerek görüşmelerin sorumluluğunun almamış, sahiplenmemiştir.[51]

Bu işte bir bit yeniği olduğu artık saklanamıyor. Ama kişisel olarak takıldığım ve endişe duyduğum tek nokta; yabancı ülke ya da ülkeler, bir taşta birkaç kuş vurmaya çalışması.

Eğer ortalığa saçılmış olan, KCK’yı MİT’ mi kurdurdu? Demokratik Özerkliği MİT’ mi ilan ettirdi şeklindeki ağır suçlamalar diyelim ki doğru. Hangi yabancı ülkenin nasıl bir vaadi karşılığında böyle bir ortama zemin hazırlandı ?

Kanımca, MİT hiçbir şekilde düşman unsur olan KCK ya da PKK’ya sempati ile bakmaz ya da desteklemez. Ancak şu olabilir; yabancı istihbarat örgütü/örgütleri, Oslo’daki ajanları aracılığı ile, gizli kalacağı vaadiyle ve Türkiye Cumhuriyeti’nin lehine olacağı kandırmacası ya da taahhüdüyle MİT’i tuzağa çekmiş, pusuya düşürmüş olabilir. Bu sayede olası sinsi planlarını hayata geçirirken, ülkedeki ensest bürokratik ilişkiler ağının sağlamlaşmasını ve işte şimdi hepimizi meşgul ettiği gibi meşgul etmesini de garantilemişlerdir. Aksi takdirde, MİT’in KCK’ya ya da son tahlilde PKK’ya destek vermiş olduğu iddiasını anlamlandıramayız.

Yanı başımızda, komşumuz Suriye’de kazanlar kaynıyorken, ulusal bir kaos yaşamamız, kaynayan böyle bir kazana hazırlıksız yakalanmamız için oyuna getiriliyor da olabiliriz. Ajanslara bir iki saat önce düşen bir haber korktuğumun başına geldiğinin fotoğrafıdır. Çünkü Türkiye ciddi bir ensest devlet krizi yaşarken ; “Suriye PKK’ya resmen kucak açtı.[52]”

Esad’ın Türkiye’ye karşı terör kartını oynayacağı başından zaten belliydi. Suriye rejimine muhalif her Suriye vatandaşına kucak açmamızın, Türkiye’ye işte böyle fatura edileceği belliydi. Onlar da PKK’ya kucak açarak , ‘nasıl oluyormuş?’ edasıyla siyasi pozisyon alıyorlar.

Siyaset zor ve çok bilinmeyenli bir denklem. Bu zaten biliniyor.

Bugün ulusalcı-Ergenekoncu olarak bilinen cephenin, sırf hükümete karşı olduğu için Cemaat’e ya da MOSSAD ya da CIA’ya destek vermesi, tarihin cilvesi değildir de nedir?

Ya da sırf AKP iktidarının gitmesi için kolları sıvamış olan sözgelimi İsrail’le Gülen Cemaati’nin işbirliği yaptığına dair iddialara ne demeliyiz?

Sabrın sonu ile

Bibliyografya :
[1]Emin Çölaşan, “Hakan Fidan ve PKK”, Sözcü, 12 Şubat 2012, Pazar, sf.5
[2]Nedim Macit,“Zihinleri Esir Alan Bürokratik Kavga”,Ortadoğu,10 Şubat 2012, sf.7
[3]Emin Çölaşan, “Bir Komedi Daha”, Sözcü, 15 Şubat 2012, Çarşamba, sf.5
[4]Kamil Tekin Sürek, “Kişiye Özel Yasa”, Evrensel, 14 Şubat 2012 Salı, sf.2
[5]Mustafa Selçuk, “Sath-ı Müdafaa”, Türkiye, 10 Şubat 2012 Cuma, sf.9
[6]Afet Ilgaz, Sıra MİT’e mi geldi? Yeniçağ, 10 Şubat 2012 Cuma, sf.2
[7]Ergin Geldikaya, “Hangisi Yalan!” , Aydınlık, 12 Şubat 2012 Pazar,
[8]Ahmet Takan, Adsız, “Boşanmanın Eşiğine Gelindi!...” Yeniçağ, 10 Şubat 2012,sf.9
[9]“Kişiye Özel Düzenleme Olmaz”, Taraf, 12 Şubat 2012 Pazar, sf.11
[10]Ahmet Altan, Kum Saati, “Hükümet Atakta” Taraf, 12 Şubat 2012 Pazar, sf.11
[11]Savaş Süzal, Davutoğlu’nun Washington Serüvenleri, Yeniçağ, 10 Şubat 2012  sf.6
[12]Mehmet Tezkan, Olan Bitene Sakin Bakış, Milliyet, 12 Şubat 2012 Pazar,
[13]Yiyin Birbirinizi-2 , Bir Gün, 10 Şubat 2012 Cuma, sf.1
[14]Nuray Mert, MİT Olayı, Milliyet, 12 Şubat 2012 Pazar,
[15]Mehmet Ali Birand, MİT Gözümde Büyüdü, Milliyet, 10 Şubat 2012 Cuma,
[16]Atilla Akar,“MİT tartışması şimdilik donduruldu!”Yurt Gazetesi,10 Şubat 2012 sf.7
[17]Afet Ilgaz, Sıra MİT’e mi geldi? Yeniçağ, 10 Şubat 2012 Cuma, sf.2
[18]Cemaat Ne Diyor?, Bir Gün , 11 Şubat 2012 Cumartesi, sf.7
[19]Demiray Oral,Cemaattekilerin Cemaat Demesi Yasak mı? Taraf, 13 Şubat 2012 f.5
[20]Emin Çölaşan, “ Hakan Fidan ve PKK” , Sözcü, 12 Şubat 2012 Pazar, sf.5
[21]Emin Çölaşan, “ Hakan Fidan ve PKK” , Sözcü, 12 Şubat 2012 Pazar, sf.5
[22]Mahir Kaynak,Yel Üfürdü Su Götürdü, Babıâli K.Yayıncılığı,Aralık 2002, sf.75-76
[23]Orhan Miroğlu, Yüzleşme, “İki Devlet Çıktı Meydane,” Taraf, 11 Şubat 2012 sf.13
[24]Ibid.
[25]Cemaat ne diyor? Bir Gün, 11 Şubat 2012 Cumartesi, sf.7
[26]Aydınlık, 10 Şubat 2012 Cuma, sf.8
[27]Kurtuluş Tayiz,“MİT, KCK ve bir dönemin sonu” Taraf, 10 Şubat 2012 , sf.10
[28]Orhan Miroğlu, Yüzleşme, “İki Devlet Çıktı Meydane,” Taraf, 11 Şubat 2012 ,sf.13
[29]Hakkı Öznur, Derin Sol, Bilgeoğuz Yayınları, Eylül 2006, sf.567
[30]Habertürk, 9 Şubat 2012 Perşembe, sf.12
[31]Basına ve Kamuoyuna, Cumhuriyet, 12 Şubat 2012 Pazar, sf. 9
[32]Arif Doğan, JİTEM’i Ben Kurdum, Timaş Yayınları, sf.117
[33]Oslo Mutabakat Metni, Taraf, 10 Şubat 2012 Cuma, sf.14
[34]Cemalettin Taşcı, “Bir fani savaş” , Akşam, 14 Şubat 2012 Salı, sf.10
[35]Aydar’dan polis iddiası, Akşam, 14 Şubat 2012 Salı, sf. 12
[36]Muhammet Çelik,Fidan’a MOSSAD Operasyonu’mu?Milli Gazete,10 Şubat 2012,
[37]Hikmet Durgun“MİT Müdürü’ne Casusluk Gözaltısı”, Taraf ,11 Şubat 2012,sf.10
[38]Arzu Yıldız-HikmetDurgun,“Kaçıranların ikisi mafya”, Taraf, 12 Şubat 2012  sf.10
[39]Nabi Yağcı, Neden Olmasın, “Cadı Kazanı Kaynıyor”11 Şubat 2012, Taraf, sf.10
[40]Keskin Kalem, Yurt Gazetesi, 10 Şubat 2012, Başyazı, sf.1
[41]Yurt Gazetesi İnt.“Savcı görevden alındı, MİT’çiler firarda” 12 Şubat 2012
[42]Cemaat ne diyor? Bir Gün, 11 Şubat 2012 Cumartesi, sf.7
[43]Orhan Bursalı, “Görev: MİT’e Cemaat Borusu!”, Cumhuriyet,13 Şubat 2012
[44]Ertuğrul Özkök,“MİT Dinliyorsa Şanslısınız”, Hürriyet, 10 Şubat 2012 Cuma, sf.27
[45]Rifat Serdaroğlu,“Hepciğimiz fidanız be yaa”, Yurt Gazetesi, 10 Şubat 2012  sf.9
[46]Emre Aköz, “2014 Kavgası”, Sabah, 10 Şubat 2012 Cuma, sf.6
[47]“Bu Hakan Fidan’ı tasfiye operasyonudur”, Aydınlık, 10 Şubat 2012 Cuma, sf.9
[48]H.Karakaya,“PKK’ya sızmak suçtur,o halde MİT’i lâğvedin!” Akit,10 Şubat 2012
[49]Aydınlık, 10 Şubat 2012, sf.8
[50]U.Çakırözer,"Değiştirmezsek MİT’i Hapsedecekler”,Cumhuriyet,12 Şubat 2012
[51]“KCK açıklamasında ortaya çıkan gerçek”, Aydınlık, 10/02/2012 Cuma, sf.9
[52] Milliyet Internet, Dünya Ana Sayfa, 17 Şubat 2012 Cuma,
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

BUGÜN AREFE ( Mİ ) ?

Arefe günü, müslümanlar için dini bayramlarımızdan, yani ramazan ve kurban bayramından bir önceki güne verilen addır.
Hatta duvar takvimlerinden, basın yayın organlarına kadar, ramazan bayramından bir önceki güne de arefe günü dendiğini biliriz.
Ancak, islam dinine göre, arefe günü, aslında yalnızca kurban bayramından bir önceki güne denir.

Yani, ramazan bayramından bir önceki güne denmez.
Yanlış duymadınız.
Biraz açarsak ;
İslam inancına göre, Mekke'nin güneydoğusundaki Arafat Dağı, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın yeryüzünde ilk buluştukları yerdir.
Kurban bayramında ifa edilen hac ibadetinin tam olarak yerine getirilebilmesi için ise, hacıların Arafat Dağı'nda topluca ibadet etmesi ve tıpkı mahşer gününü yaşar gibi o an orada bulunmaları gerekmektedir.
Bunu da arefe günü, anlayarak, hissederek yapmaları gerekmektedir.(Arefe : kelime anlamı itibariyle, anladı, kavradı, bildi demektir)
İşte en genel anlamıyla, Allah'ı anlamak, kavramak, kendine yakın hissetmek, bilmek, anlamına ge…