Ana içeriğe atla

YAŞADIĞI GEÇMİŞİYLE BEKLEDİĞİ GELECEĞİ ARASINDA BİR FİGÜR OLARAK : İNSAN


Kaybetmeye duyulan öfke ile kazanmaya duyulan özlem. Kaybetmeye duyulan öfke bizi geçmişe götürür. Çünkü kaybetmişizdir. Geçmişe dönük bir hayıflanma, en önemlisi ‘ah keşke’ iç geçirmesi oluşur insanda.

Bir nev’i başarısızlığa duyulan öfke ya da geçmişe duyulan bir özlem de diyebilirsiniz buna.

Sahip olduklarıyla yetinemeyen bizlerin, içine sık düştüğü bir durumdur.

Kabullenmesi güç olsa da ; herkes bilir ki, geçmişi geri getiremeyiz, yaşanmışlıklar bitmiştir artık. Bu eski bir sevgili de olabilir, belediyenin istimlâk ettiği bir alanda artık hiç olmayacak olan eski bir yol üstü lokantasında içtiğiniz güzel çorbalar da…

Kaybetmeye duyulan öfkenin yarattığı çaba, geçmişi geri getirme çabasıdır ki pratikte bu imkânsızdır.

Israrcılık ise, ağır yenilgiler alarak bizi sahip olduklarımızı kaybetmeye sevk eder de fark edemeyebiliriz.

Kazanmaya duyulan özlem ise bizi geleceğe götürür. Siz buna başarma arzusu, kazanma hırsı ya da en iyimser şekliyle kazanma isteği de diyebilirsiniz. Kazanmaya, sahip olmaya duyulan özlem bizi geleceğe götür de nasıl bir geleceğe ?

İçinde bulunduğumuz şu ânı aşıp ileriye, geleceğe varmamız mümkün değildir. Hem fiziksel olarak mümkün değildir, hem de aslında en önemlisi nereye varacağımızı bilmiyoruzdur.

Biz sadece, hayalini kurduğumuz iyi bir şeye ulaşmaya çalışırız. Aslında onu bu âna çekeyim deriz. Biraz risklidir bu durum. Çünkü hiç tanımadan bilmeden ve daha önce yaşanmamış bir zaman kesitini, olaylarıyla birlikte bu ânâ çekmeye çalışıyoruzdur.

Gelecekteki o ânı bu âna çekme gayreti sabırsızlık demektir ki, yıllardır ‘sabrın sonu ile’ demem kim bilir o ânı bu âna çekme gayretindeki sakatlığa işaret amaçlıdır.

Bir çocuğun doğması için 9 ay 10 gün geçmesi gerekir. Bu olağan bir süredir. Siz henüz doğmamış bu çocuğunuza duyduğunuz sahip olma, onu kazanma özleminden ötürü doğumunu geriye çekemezsiniz.

Sosyal hayatta, tabiatta da bu böyledir. Su zaten akar ve mecrasını bulur.

Sağduyu, soğukkanlılık, akılcı düşünce bunu gerektirir ve bu düşünce yapısı hiçbir zaman kaybettirmez. Biz aşırı isteklerimizden, kararsızlıklarımızdan bazen de korkularımızdan sıyrılmak için ‘şartların olgunlaşması’ kavramını hep ihmâl ederiz.

Halbuki hayatın olağan akışına müdahale etmek, sadece tabiattaki ekolojik dengeyi değil, insanın tabiatındaki ruhsal dengeyi de bozar.

Çiftleşmek için mart ayını hevesle bekleyen kedilere ‘aylardan ağustos göreyim sizi’ diye baskı yapamazsınız, zamanı beş ay geri getiremezsiniz. Hayatın olağan akışına müdahale etmek insana ve çevresindekilere zarar verir.

Hiç bilmediğiniz o geleceği "şu ânâ çekme” rahatsızlığı ve tehlikesini doğurur.

İşte bu hatayı hep ‘kazanmaya duyulan özlem’ den yaparız. Sonu hüsran olacaksa bile bunu bilemediğimizden arzu ve isteklerimize yenik düşeriz. Beklemek en doğrusuyken gözümüz bir şey görmez ve sun’i müdahalelerle bazen pusu bile kurabiliriz, bahane ararız, yapay gerilimler yaratırız karşımızdakiyle ya da çevremizdekilerle. Olmaz. Doğru olmaz.

Bir çocuğun doğması için 9 ay 10 gün geçmesi gerekir. Bu olağan bir süredir. Siz henüz doğmamış bu çocuğunuza duyduğunuz sahip olma, onu kazanma özleminden ötürü, ana rahminden ayrılacağı günü erkene alamazsınız. Yok illâ da doğsun, bekleyemem deyip ısrar ederseniz çocuk doğar ama ölü doğar.

Sabrın sonu ile
1 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

BUGÜN AREFE ( Mİ ) ?

Arefe günü, müslümanlar için dini bayramlarımızdan, yani ramazan ve kurban bayramından bir önceki güne verilen addır.
Hatta duvar takvimlerinden, basın yayın organlarına kadar, ramazan bayramından bir önceki güne de arefe günü dendiğini biliriz.
Ancak, islam dinine göre, arefe günü, aslında yalnızca kurban bayramından bir önceki güne denir.

Yani, ramazan bayramından bir önceki güne denmez.
Yanlış duymadınız.
Biraz açarsak ;
İslam inancına göre, Mekke'nin güneydoğusundaki Arafat Dağı, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın yeryüzünde ilk buluştukları yerdir.
Kurban bayramında ifa edilen hac ibadetinin tam olarak yerine getirilebilmesi için ise, hacıların Arafat Dağı'nda topluca ibadet etmesi ve tıpkı mahşer gününü yaşar gibi o an orada bulunmaları gerekmektedir.
Bunu da arefe günü, anlayarak, hissederek yapmaları gerekmektedir.(Arefe : kelime anlamı itibariyle, anladı, kavradı, bildi demektir)
İşte en genel anlamıyla, Allah'ı anlamak, kavramak, kendine yakın hissetmek, bilmek, anlamına ge…