Ana içeriğe atla

"BİR" VARMIŞ "BİR" YOKMUŞ

Çevik Bir


Birilerinin ‘ne oluyor ya, 28 Şubat falan diyorlar, koca koca tanrı-kralları gözaltına alıyorlar. Ne iş ? 1997’de ben de bu ülkede yaşıyordum, hiç öyle kötü şeyler hatırlamıyorum’ dediğini duyar gibi oluyorum…Neyse, bu konuya döneceğim. Şimdi başka bir açı geliştirelim.

Hatırlarsınız, birkaç ay öncesine kadar Sarkozy deli danalar gibi sağa sola saldırıyordu. 'Türkiye Ermenileri soykırıma uğratmıştır',  tezini işliyordu sürekli. Öyle abartmıştı ki işi, tarihsel bir süreci yasayla teminat almaya çalışıyordu kendi çapında.

Sonra Türkiye cephesinden ‘siz önce Cezayir’de yaptığınız katliamların hesabını verin’ meâlinde savunma ve hatta güya anti tez mahiyetinde açıklamalarımız geldi.

Şükür; akıllı birileri çıkıp bizimkilere dedi ki; yahu arkadaş, Ermeniler’i soykırıma uğratmadığımızı tüm dünyaya ve Fransa'ya ispatlamak istiyorsak, tarihsel bilgi ve belgeleri kullanalım. Sarkozy’nin karşısına bu belgelerle çıkalım. Cezayir’i işin içine katmayalım. Çünkü; Cezayir’i işin içine katmak, "tamam biz bir halt ettik ama siz de masum değilsiniz ki bizi niye eleştiriyorsunuz" demektir.

Gelelim bugüne; başta muhalefet liderleri, sonra siyasal iktidar ve onun sempatizanlarını bir kaşık suda boğmaya yeminli kitle, son 28 Şubat göz altılarını ve sair göz altıları yorumlarken şöyle diyor : ‘Siyasal iktidar rövanş alıyor’. Elbette bu, siyasal iktidara antipati besleyenlerce geliştirilmiş samimi bir söylem.

Ama rövanş kelimesi çok tehlikeli. Bir diğer deyişle Fransa örneğinde vurguladığım husus nasıl ki amacını aşıp karşı tarafa hizmet ediyorsa, siyasal iktidar rövanş alıyor demek de aynı şekilde tehlikeli.

Çünkü rövanş alıyorlar demek; “geçmişte biz hak ihlâllerinin kralını yaptık, kitabını yazdık, adamlar da şimdi rövanş alıyorlar’ demek ile aynı şey.

Demeye getiriyorum ki, öfkeden söylenen ‘rövanş’ ifadesi, farkında olmadan ve belki de istemeden ‘geçmişte masum değildik aslında’ gerçeğine işaret ediyor.

Çevik Bir askerdi. Kendince doğru şeyler yapmıştı. Ama ya peki 28 Şubat döneminde brifing alanlar?

Önümüzdeki süreci bekleyelim. İş, Mesut Yılmaz’a kadar uzanır mı, şahsi kanaatlerim bu konuda yetersiz kalıyor. Ancak Sabah’ın eski patronu Dinç Bilgin konuşmaya bir başlasın ve mesele Demirel’e kadar bir uzansın hele…Demirel’in 12 Eylül darbesi davasına neden müdahil olmak için talepte bulunmadığı o zaman daha net anlaşılacaktır.

Demirel, bir tilkinin aklını karıştıracak kadar kurnazdır. 28 Şubat darbesinin destekleyicilerinden biri olduğu gerçeği ortaya çıktığında, ‘adama bak, 12 Eylül darbesine karşıyım deyip mahkemeye müdahillik talebinde bile bulunmuştu, meğer 28 Şubat darbesinin ise destekçilerindenmiş’ eleştirisini alacağını bildiğinden bu konuda şimdiden doğru pozisyon aldı ve 12 Eylül darbesi davasında müdahil ve şikayetçi olmadı anlayacağınız.

Biraz zaman geçsin, soruşturma derinleşsin, özellikle Dinç Bilgin belki de Çevik Bir, bir konuşsun hele…1997’de ben de bu ülkede yaşıyordum, hiç de öyle olumsuz şeyler hatırlamıyorum diyenler bir kez daha düşünmek zorunda kalabilirler.

Sabrın sonu ile
1 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

BUGÜN AREFE ( Mİ ) ?

Arefe günü, müslümanlar için dini bayramlarımızdan, yani ramazan ve kurban bayramından bir önceki güne verilen addır.
Hatta duvar takvimlerinden, basın yayın organlarına kadar, ramazan bayramından bir önceki güne de arefe günü dendiğini biliriz.
Ancak, islam dinine göre, arefe günü, aslında yalnızca kurban bayramından bir önceki güne denir.

Yani, ramazan bayramından bir önceki güne denmez.
Yanlış duymadınız.
Biraz açarsak ;
İslam inancına göre, Mekke'nin güneydoğusundaki Arafat Dağı, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın yeryüzünde ilk buluştukları yerdir.
Kurban bayramında ifa edilen hac ibadetinin tam olarak yerine getirilebilmesi için ise, hacıların Arafat Dağı'nda topluca ibadet etmesi ve tıpkı mahşer gününü yaşar gibi o an orada bulunmaları gerekmektedir.
Bunu da arefe günü, anlayarak, hissederek yapmaları gerekmektedir.(Arefe : kelime anlamı itibariyle, anladı, kavradı, bildi demektir)
İşte en genel anlamıyla, Allah'ı anlamak, kavramak, kendine yakın hissetmek, bilmek, anlamına ge…