Ana içeriğe atla

BİR TRAFİK POLİSİNİN İTİRAFI


Türkiye İş Bankası A.Ş.  Maslak/İstanbul  Şubesi’nin  hemen bitişiğindeki yan yoldan aracınızla ilerleyip köşeyi döndüğünüz anda Eski Büyükdere Caddesi’ne çıkarsınız. Ancak orada bir tuzak var ki; insanın inanası gelmiyor. 

Hikâyemi anlatıyorum.

Önceki hafta, İş Bankası’nın hemen bitişiğindeki yan yoldan aracımla ilerleyip köşeyi döndüm. Eski Büyükdere Caddesi’ne çıktım. Ama köşeyi dönmemle trafik polisinin beni sağa çekmesi bir oldu.


Tuzağa yakalanmıştım. Hem de belediyenin kurduğu bir tuzağa. Tuzak şuydu: normalde yolda ilerlerken sağa veya sola sinyal verip aracınızla köşeyi döndüğünüz ilk anda, trafik ışığı var mı yok mu diye bakmazsınız.


Araç kullanıcıları daha iyi bilir, yan bir yoldan köşeyi dönüp ana caddeye çıktığınız ilk anda  bir trafik ışığı olmaz. Çünkü daha yeni dönüş yapmışsınızdır ve ana caddeye çıktığınız anda karşınızda trafik ışıkları olmaz. Olamaz. Olsa da göremezsiniz, fark edemezsiniz zaten.

Yeni doğan bir erkek çocuğunu askere almak kadar aptalca bir şey bu. Dakika bir, gol bir. Bismillah hele. Ben aracımla köşeyi daha yeni dönmüş ve ana caddeye yeni çıkmışım.

Trafik polisi yanaştı evrakları istedi ancak yüzümdeki ifadeden şaşkınlığımı anlamıştı. Çünkü benden önce de belli ki aynı tuzağa yakalanan kurbanlar vardı. Ben daha hiçbir şey söylemeden şöyle dedi :

-“Kırmızı ışıkta geçtiniz, cezası normalde 165 TL. Ama sizin için bu cezayı uygulamayacağım, 75 TL ‘lik bir ceza keseceğim onu da   bir hafta içinde yatırırsanız 50 TL’ ye kurtarırsınız.”

Trafik polisi kırmızı ışıkta geçme cezasının tam karşılığı olan tutar üzerinden bana ceza kesebilirdi ama anlaşılan o da bu işten, insanlara kurulan tuzaktan, gelen itirazlardan sıkılmış ki, benim bir şey söylememe fırsat vermeden durumu kendince anlattı.

Ancak trafik polisi araca yaklaşıp evrakları istediğinde vücut dilinde, yüzünde, hareketlerinde sanki şu ifade vardı :

“Genç adam, aslında senin bir kabahatin yok, farkındayım. Burada tuzağa düşen kaçıncı kişisin biliyor musun, neyse ayrıntı veremeyeceğim, ancak sana şöyle bir iyilik yaparım, 150-200 TL’ lik bir ceza yerine 50 TL’ yle bu işi kurtarırsın. Kusura bakma ben de görevimi yapıyorum.”

Gerçekten de bunları hissettiğim için hiç itiraz etmedim ve ceza makbuzumu alıp çantama koydum. Sonra ne mi yaptım ? Asıl gideceğim yere gitmekten vazgeçtim. Ceza yediğim noktaya tekrar gelmek üzere yine caddenin karşısından dolandım ve yine aynı köşeye geldim. Ama bu sefer dikkatliydim. Tuzağa düşmeyecektim. Köşeyi döndüm ve beklemeye başladım. Çünkü karşımda ışıklar vardı. Ancak yeşil yanınca ilerlemedim ve trafik polisinin yanıma gelmesini bekledim.

Yanıma geldiğinde, beş dakika önce ceza yazdığı sürücü olduğumu gördü ve yüzünde bir dejavu  ifadesiyle hiçbir şey söylemeden şaşkınlıkla bana baktı. Bu sefer onun şaşkınlığından faydalanarak ilk cümleyi ben kurdum:

“Size bir şey söyleyeyim mi , ne derseniz deyin ama bu işte bir tuhaflık var. Rutin dışı bir şey var.”

Polis, biraz da dürüstçe ne cevap verse beğenirsiniz :

“Bakın aslında bu trafik ışıklarının burada değil en az 15 metre ileride olması lazım.  Köşeyi dönen biri ilk anda ışığı fark edemez çünkü daha yeni dönüş yapmıştır. Ama belediyenin trafik sinyalizasyon işlerine bakan ekipteki  sığırlar (!) ne yazık ki bu trafik ışıklarını buraya dikmişler."

Aslında alacağım cevabı almıştım, bir yerde bir aksaklık, bu işte bir  tuhaflık olduğu, hem de bana ceza yazanlarca onaylanmıştı.

Tabii burada şunu sormak lazım gelir. O polisler bu işin sığırlarca yapıldığını düşünüyorlarsa, ‘burada bir anormallik var, ceza yazıyoruz masum vatandaşla biz yüz göz oluyoruz’ diye durumu üstlerine niye bildirmezler?

Peki ben bu durumu niye şikayet etmedim?

Bakın koskoca Hürriyet’in köşe yazarlarından Yalçın Bayer, benzer bir sebepten trafik cezası yemiş ve “Devlet vatandaşına hız tuzağı kurar mı?” başlıklı yazısında durumu uzun uzadıya anlattıktan sonra ne demiş :

“Trafik Müdürlüğü’ne şikâyet ettim, cevap dahi vermediler.”[1]

Sabrın sonu ile
________________

[1] Devlet  vatandaşına hız tuzağı  kurar mı? Yalçın Bayer, Hürriyet, 24 Nisan 2013, sf. 24
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...