Ana içeriğe atla

BURCUNUZ, ERKEK AYARTMA VE KIZ TAVLAMA TEKNİKLERİ VE ASTROLOJİ

Büyü, büyücülük,  gizli güçler, gizli ilimler, metafizik etkiler, insan-cin-ruh  ilişkileri  ve özellikle mânâ âlemi konusundaki  referansım  İslâm teolojisi olduğundan,  yukarıda saydığım maddelerin hepsinin varlığına, doğruluğuna  kalpten inanırım.
 
Öyle ki;  bunların olmadığını  ya da fasa fiso olduğunu iddia ya da kabul eden kişilere de  mesafeli yaklaşırım.
 
Çok yakın çevrem iyi bilir ki  “ilginç”  bazı kişi ya da kişiler üzerinde yirmi yıla yakındır süren ve hâlen de devam eden bazı araştırmalarım  vardır.
 
“Kamuoyunda  şaklaban ya da soytarı gözüyle bakılan ve üzerlerinde senelerdir araştırmalar yaptığım medyatik bazı  bu kişi ya da kişilerin” çevresindekileri bu metafizik tesirlerle  etki altına aldığına dair  hipotez  niteliğinde sağlam  bilimsel bulgularım da mevcuttur.
 
Bu açıklamaları yapmamın sebebi,  Akşam gazetesinin  18 Şubat 2014 tarihli (dünkü) sayısının üçüncü sayfasındaki “Astroloji  ilk kez  akademikleşiyor”  başlıklı haberdir.
 
Habere göre;  İstanbul’da eğitim veren  Aydın Üniversitesi  26 Mart 2014’te üç ay sürecek kırkbeş saatlik  bir eğitim programı başlatıyor. Programın konusu; astroloji teknikleri, burçlar, yıldız haritası oluşturulması ve bu konular hakkındaki uygulamalı eğitim.
 
Girişte yaptığım açıklamalarım saklı kalmak kaydıyla “pes” diyorum. Madem böyle bir kurs açılacaktı, eğitim verilecekti, bu iş için neden  bir üniversite çatısı seçildi?
 
Soruyu sordum madem, cevabını da vereyim. Vahşi kapitalizmin  kural tanımamazlığının en  açık göstergesi  yukarıdaki tablodur herhalde. Kâr edeceğiz diye, para kazanacağız diye bilimin, bilimsel bilginin, akademik kalitenin sıfırın oldukça altına düşmesi  ancak bu kadar olur.
 
Olur mu canım, astroloji bir bilimdir, öyle falcılık gibi değildir, yurtdışındaki üniversitelerde de bilim olarak kabul ediliyor…şeklinde türetilecek  argümanlara sıcak bakamıyorum.
 
Sahi bu konuda,  üç ay ve kırkbeş saat boyunca sürecek eğitimde,  dünyaca ünlü hangi astrologların üzerinde ittifak ettiği  müfredat programını uygulayacaklar?
 
Eğitim süresi sonunda her katılımcıya sertifika verecekler mi?
 
Meselâ sınav yapacaklar mı?  Astroloji sınavında öğrenciler istediği sorudan başlayabilecekler mi?
 
Sınav yapılmayacaksa, bu nasıl bir eğitim ya da nasıl bir sertifika programı olacak ?
 
Bunun adı, “parayı ver sertifikayı al” mı olacak?
 
Eğitimin  epistemolojik bir temeli olacak mıdır?
 
Bu kursla, parklar ve bahçelerdeki genç sevgililere musallat olan, elinde bir tek dal gülle sahte mutluluklar saçan Roman vatandaşlarımızın ekmeğinin elinden alınması mı hedefleniyor?
 
Mezunlar bu sertifikayla neler yapabilecekler?
 
Önümüzdeki yakın zaman içerisinde avukatlık, mühendislik ofislerinin yanında da   astroloji ofisleri de görecek miyiz ?
 
Ya da mahallenin  teyzelerinin altın günlerinde kahve fallarından sonra, birilerine yeni iş kapısı mı (!) doğacak?
 
Bozuk zemine doğru bina inşa edilmeyeceğinden, benim sorularımı üçle çarpın, üzerine bilmem kaç ekleyin. O kadar soru da siz üretebilirsiniz hiç şüphesiz.
 
Ha bir de en önemlisi, bu iş üniversite çatısı altında başladıysa yarın liselere de sirayet edecek mi? Ya da birileri bu astroloji, burçlar meselesinin üniversite çatısı altında akademikleşmeye başladığını emsal göstererek, bunu lise ve ortaokul müfredatına çekmek isterse, körpe beyinlerin bu konuda eğitim almasına ve ileride  kariyerlerini (!) bu  doğrultuda yapmasına hangi anne baba rıza gösterecek?
 
Tekrar söylüyorum, bu iş için başka bir adres bulamadınız mı  Allah aşkına?
 
Türkiye Cumhuriyeti  Yükseköğretim Kurumu (YÖK) bu fecaate mutlaka bir dur der, cübbelerini giyip protesto amaçlı Anıtkabir'e yürürler herhalde  diye düşünürken, sıkı durun haberin devamında şunu da öğreniyorum : “Verilecek sertifika YÖK onaylı olacakmış!”
 
Birileri  İstanbul’da  faaliyet gösteren bu Aydın Üniversitesi’nin yetkililerini nasıl ikna etmiş ve üniversite çatısı altında bu kursu başlatmış bilmiyorum ama  ilgili üniversite yetkilileri   YÖK’ ü nasıl iknâ edebilmişse  (!) onlar da öyle iknâ etmiştir herhalde.
 
Şimdi haber metninden bir kesit alıntılıyorum. Programın kurucularından yetkili kişi şöyle demiş :
Astroloji pozitif bilimler gözünden bakıldığında bilim değilmiş gibi algılanıyor. Ancak bu bakışla felsefe ya da ilahiyat da bilim değildir…Astroloji yüzyıllardır var olan ve tamamen matematiksel denklemlerle açıklanan bir bilim.[1]
 
Aaah, aaah !  Bu bakış açısına ne demeli bilmem ki.  Düşünce tarihinin omurgasını inşa eden  felsefecilerin aslında matematikçiler olduğunu  belirtmek gerekiyor anlaşılan.
 
Pisagor, Thales ve ilk çağdaki daha bir çok felsefecinin de aynı şekilde matematikçi olduğunu da…
 
Ya  da matematiğin temelini oluşturan  analitik geometrinin kurucusu  Rene Descartes’in aynı zamanda bir felsefeci olduğunu da…
 
Ayrıca, sahiden de  astroloji  tamamen hangi matematiksel  denklemlerle  açıklanıyor? Logaritmik, parametrik, trigonometrik, hangisi ?
 
Ben de yarın, meselenin  psikolojik, sosyolojik bilimsel boyutları vardır gerekçesiyle, "kız tavlama, erkek ayartma teknikleri nedir, nasıl olmalıdır?"  konulu, YÖK onaylı bir sertifika programı açmak istersem bana kapısını açacak bir üniversite bulabilir miyim ?
 
Eee, öyle saça böyle tarak !
 
Yazımı, 2007 yılında kaleme aldığım,Türkiye’de  üniversite eğitimini masaya yatırdığım  ve Milliyet’ten  Abbas Güçlü’ye de gönderdiğim   7 bölümlük yazı dizimden  bir  bölümle sonlandırıyorum :    
 
"Tüm bu anlatılanlar akademik eğitimin kalitesini öyle bir düşürdü ki, acı tablo tarih sahnesindeki yerini öylece aldı. Almaya da devam etmektedir. Sonuçta da, eytişimsel özdekçiliğin ne anlama geldiğini bilmeyen felsefe bölümü öğrencileri, Oktay Sinanoğlu'nu bile tanımayan kimya bölümü öğrencileri, Darwinizmi bilimsel bir gerçek sanan fen edebiyat fakültesi biyoloji bölümü öğrencileri, kısmi integral almayı unutmuş mühendislik fakültesi mezunları, aramızda çığ gibi çoğaldı." [2] 
 
 Sabrın sonu ile
  
Bibliyografya:

[1] Astroloji İlk Kez Akademikleşiyor, Akşam Gazetesi, 18 Şubat 2014, sf.3
[2] http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=34624
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...