Ana içeriğe atla

BUGÜN PAZAR, PARMAK UÇLARINIZA BİRAZ FANTEZİ YAPTIRIN

Yazmak keyifli bir iştir. Öyle ki; bunu anlayabilmek için sürekli yazı yazmaya da gerek yoktur. O yüzden herkes, birkaç satır karaladığında bu işten müthiş keyif alabilir.

Ancak, elle yazılmış birkaç satır yazının, sayfalarca yazılmış bir bilgisayar çıktısı ya da daktilo yazısından daha makbûl olduğunu düşünürüm hep. Öyle bir yazıyı bırakın okumayı, seyretmesi bile keyiflidir aslında.

Elle yazdığımız bir yazı gerçeğin ta kendisiyken, dijital ortamda gördüğümüz bir yazı ya da onun çıktısı, gerçeğin aynadaki görüntüsü gibi gelir bana.  Görünürde gerçekten hiç farkı olmasa da, aslında gerçek değildir.

Meselâ; yakın çevremdekilere, bilgisayar arşivimde duran fotoğraf klasörümden bazı fotoğraflar gösteririm bazen. Ekrândaki fotoğrafları, sağ ok tuşuyla süratle tüketiriz hep beraber. Sanki bir sonraki  karede  karşılaşacağımız  fotoğraf, o an baktığımızdan daha güzel olacak yanılsaması bir kurt gibi kemirir aslında içimizi.

En sonunda tüm fotoğraflara bakmış olmak aslında toplamda çok da keyif vermez. Bir şey eksik kalmış gibi olur. İşte o eksik kalan şeyi ise başka bir şey ama tek bir şey giderir. O da; kağıda basılmış, elle tuttuğumuz bildiğimiz geleneksel fotoğraftır.

Yazı konusunda da benzer bir durum vardır aslında. Elle yazılmış bir yazıyı okumak, insan üzerinde baskılı fotoğraf  tesiri yaparken, çıktısı alınmış bilgisayar yazısı, ekrandaki dijital fotoğraf gibidir benim için.

Bilgisayarda yazılmış bir metinde, anlaşılamamazlık, harflerin okunamaması gibi bir durum yoktur. Hatta sıfır hata vardır. Harfler, kelimeler, torna tezgahından çıkmış kadar kusursuzdur. İ harfinin noktası her  İ  harfinde aynı yerde,  O  harfinin  çapı her  O  harfinde aynıdır meselâ.

Elle yazılmış bir yazıda ise aynı standardı yakalamak imkânsızdır. Ana karakteristikleri birbirinin aynı olmakla beraber, yazdığınız herhangi bir harf, sonraki satırdaki harfin yerini tutmayacaktır. Hatta değil aynı satırda yazdığınız herhangi bir harf, aynı kelimenin içinde kullandığınız mesela  iki tane    -m-     harfi bile birbirinin aynı olmayacaktır. İrili, ufaklı, bazen anlaşılmaz, okunaksız bile olabilecektir.

Tüm bu sebeplerden, elle yazılmış yazıları, dijital çıktılara çoğu zaman tercih ederim. Yaşayan canlı bir organ gibi görürüm onları.  Hele bir de tarih atıldı mı tadından yenmez.

Uzman bir göz, yazarın kimliği,  eğitim ve birikim düzeyi hakkında bilimsel olmasa da sezgileriyle, bazı bulgulara ulaşabilir. Ayrıca, böyle bir yazarın yazılarını sürekli okursanız,  onun kaligrafik karakterine dair kendinizce ipuçlarına ulaşırsınız bir süre sonra. Böyle bir yazarın yazılarını ilk kez okuyan birisinin ilk bakışta çözemeyeceği bazı şifrelere de sahipsinizdir aslında.

Sıradan bir okuyucu  “bu kelimeyi okuyamadım” ya da “bu hangi harf ?” diye emeklerken,  “ bu   t harfidir, onun   t    leri  öyle”  diyebilen  tek kişi siz olmuşsunuzdur. Bazen okunmayan bir kelime olduğunda, metnin tamamından kavrama kudretinizle bir sonuç çıkarırsınız ki; bu da bulmaca çözmek gibi keyif verir insana.

Tüm bunlar, elle yazılmış birkaç satır yazının bizlere kattıkları, kazandırdıkları ve düşündürdükleridir.

Bugün  pazar, bir yerlerde bir sayfa kağıt parçası, kurşun ya da tükenmez fark etmez, bir de kaleminiz vardır. Yazacak şeyiniz ise mutlaka vardır. Haydi, klavye tuşlamaktan monoton bir hayat yaşayan parmaklarınıza ve uçlarına biraz fantezi yaptırın.

Sabrın sonu ile
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…