Ana içeriğe atla

Kürtler, Türkler ve Ellerini Ovuşturanlar




Bu yazım, örgüte zaten başından beri  karşı olan kesimler için yazılmamıştır.

Benim asıl  amacım,  PKK’nın, özellikle bugünlerdeki  terörist eylemlerini kınamayan  örgüt sempatizanlarına,  ayrıca  Kürt yurttaşlara seslenmektir.  Ve hatta okuma fırsatı  bulurlar mı bilmem, örgüt mensuplarınadır.

Yaşanmış  acıların fazlalığı,  intikam amaçlı terörist eylemleri  devam ettirmek için bir  sebep  olamaz.

Olayın politik  yönünü politikacılar   hesaplasın.  Ölçsün biçsin.

Ben sadece, hiç tanımadığı bir coğrafyada,  devletin yasal tetiği sıfatıyla görev yapanlarla ilgilenirim. Evinde uyurken kurşunlanan  gencecik polisler,  yolda giderken şehit edilen, pusuya düşürülen rütbeli, rütbesiz  Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarıyla  ilgilenirim.

Çeyrek asır kadar az geriye gidelim.  1991 yılında PKK’nın, Yeni Ülke adında,  yasal görünümlü bir yayın organı gazete yayımlanmaya  başlamıştı.  Haftalık çıkardı.

Örgütün sempatizan kazanmasında ve basın yoluyla propaganda yapıp  taraftar toplamasında  oldukça etkili olmuştu.

O gazetenin etkili olduğu yıllarda ve sonrasında, siyasî  Kürtçülük hareketi, örgütsel tüm dokümanlarını  ve argümanlarını, sayacağım şu omurga dizilimi  üzerine inşa etmişti:

Psikolojik  harp amaçlı  “TC”  söyleminin geliştirilmesi,  Devletin asimilasyoncu inkârcı Kürt politikasına vurgu,  12 Eylül zindanları,  işkenceleriyle  ünlü dünya   cezaevleri tarihine geçmiş Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi,   yakılan ve boşaltılan Kürt köyleri,  Kürtçe konuşmanın hatta, Kürt kelimesini telaffuz etmenin yasak olması, Kürtçe şarkı dinlemenin yasak olması, sayısı on beş bini aşan Kürdün fail-î  meçhul bir şekilde öldürülmesi...

Fail-i  meçhuller için, devlet içinde yuvalanmış,  bazen kontrgerilla, bazen de  hizbulkontra olarak isimlendirilen  kirli ve gizli savaş aygıtlarının kullanılması,  koruculuk sistemi…

Devamında, Kürt etnik yapısının varlığının Devlet tarafından kabul edilmemesi ve herkesin zaten Türk olduğunun söylenmesi…

Umarım yanılıyorumdur ancak şahsî  kanaatim,  örgüt  mensupları, kazanılması  zaten imkânsız, kaybedilmiş kişilerdir.

Ama örgüte sempati duyan, lojistik destek sağlayan kitleler hiç değilse, örgütün özellikle 90’lı yıllar ve sonrasında, bileşenlerini yukarıda saydığım omurganın çatırdadığını hissederse…

Bu sayede de, örgütün başta insan kaynağına gerekli darbe kendiliğinden vurulursa, çözülme kaçınılmaz olur.

Siyasî Kürtçülüğün son çeyrek asırlık  panoramasına bakıldığında, bahse konu  sürecin nereye evrildiği ortada. Bu omurga çatladı mı ?

Evet.

Girişte  andığım yazımın muhataplarına  sesleniyorum ve diyorum ki:

Devletin asimilasyoncu inkârcı Kürt politikası sona erdi.

Meşhur Diyarbakır 5 nolu cezaevinin bir utanç abidesi olduğu,  bugün devlet yetkilileri tarafından da kabul edildi.  

Kürtçe konuşma yasağı kaldırıldı. Kürtçe şarkı dinlemek serbest oldu.

Türkiye Cumhuriyeti  Devleti, Kürtlere karşı yapılan  on beş binin üzerinde fail-î meçhul cinayeti bir insanlık suçu olarak gördü ve bunu ilân etti. Cinayetlerin müsebbibi kontrgerilla örgütü dağıtıldı, Kürt varlığı kabul edildi.

PKK,  evrilen süreç sonrası gelinen bugünkü noktada,  terörist eylemlerini, askere  ve polise  silah doğrultma işini  bir an önce sonlandırmalıdır. 

Polise ve askere sıkılan her kurşun, duyduğumuz her şehit haberi,  Anadolu’nun en kırsal yerindeki başı  yazmalı bir ananın yüreğine ateş düşürmektir. Sadece bu da değil.  

Kamuoyu nezdinde Kürtlere  nefret duyulmasına sebep olmak,  halkları birbirine düşman etmek,  bir sonraki aşamada da kırdırmaktır.

Unutulmasın ki;  bu ülkede bir devlet baba vardır ve devlet babanın adaletsizliğine, kıyımına belli dönemlerde tüm kesimler uğramıştır. Bu durum,  Cumhuriyetin ilk yıllarında  da, sonraki dönemlerde de olmuştur.

Kürtlerin bu hışımdan nasibini  fazlasıyla almış olması, intikam hissiyle işlenmiş terör cinayetlerini  ne haklı çıkartır, ne de meşru gösterir.  Örgütün kuruluş bildirgesinde yer alan bağımsız,  birleşik sosyalist Kürdistan ise hiçbir zaman olmayacaktır.

Çünkü böyle bir   şeye ne gerek vardır, ne de çıldırmış birkaç marjinal grup dışında böyle bir talep vardır.

Ayrıca mesela bu ülkede Aleviler’de katledilmiş, iğrenç iftiralara uğramıştır. Maraş katliamı diye yazıp, Google görsellerde arama yaparsanız,  tek bir satır bile okumanıza gerek kalmadan zaten her şeyi göreceksinizdir.

Ya peki   Müslüman mütedeyyin insanlar, 28 Şubat süreci, İskilipli Atıf Hoca ve diğerleri ?

Ülkücü Türk milliyetçileri  de, 12 Eylül’ de,  Mamak Askeri  cezaevinin  işkence tezgahlarında büyük ve ağır bedeller ödemişlerdir.

Tarihin  acılı sayfalarına geçmiş 1942 Varlık Vergisi Kanunu ve Aşkale gerçeği.  Hele   6-7 Eylül 1955 olayları var ki, sadece İstanbul’da yaşayan Rumlar  ve  diğer gayrimüslimler  bunun acısını bilebilirler.

Bitmedi.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin  onuncu Genelkurmay Başkanı’nın  rütbeleri  bile daha 1960’ların  başında siyasî bir sebepten sökülmüştür.  O dönem, ordunun diğer komuta kademesinin  buna sessiz kalmasını bırakın, yapılan muameleleri onaylamışlardır bile.

Ya  Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yirmi altıncı Genelkurmay Başkanı?  O bile  terörist suçlamasıyla cezaevine yollanmıştır.

Devlet babanın hışmına tarihinde bir kez bile uğramamışlar bile,  eninde sonunda, yalanla dolanla, öyle ya da böyle bu cendereden geçmiştir. Bu ülkede yaşamanın bedelini , Ergenekon soruşturmaları sürecinde, ne yazık ki onlar bile ödemiştir.

Tüm bunlara baktığımızda, bir kesimin  yaşadığı acıların şiddetinin  daha fazla olması, bu ülkenin askerini ve polisini  şehit etmeyi haklı göstermez. Bu yapılanlar hainliktir ve günahtır.

Sonra kamuoyu ayağa kalktığında da, Kandil’den gelen şu yakışıksız, pespaye, paçavra açıklamalar hiçbir politik manevrayla izah edilemez  : “Biz yapmadık, yerel birimlerimiz örgütümüzden bağımsız olarak inisiyatif alarak bu eylemi gerçekleştirmiştir”

Güçlükonak,  Suruç,  Roboski, 33 Kurşun  gerçekleri ise, acıları yarıştırmadan başka hiçbir  işe yaramaz  ve  çetele tutulmaya kalkılsa,  bu işin sonu da gelmez.  Kimin acısı daha  can yakıcı gibi iğrenç bir acı yarıştırma  oyununa döner.  Son tahlilde de mesele kan davasına döner ve sonsuza kadar devam eder.

Her ülkenin tarihinde yaşanmaması gereken dönemler, süreçler olabilir.  Bu durum, yaşanılan ülkeden nefret edilmesi, o ülkenin güvenlik kuvvetlerine  terörist saldırılar  düzenleyerek  onların şehit edilmesini gerektirmez.

Unutulmasın ki,  Türkiye’de   güvenlik  kuvvetlerine ya da sivillere yöneltilecek tek bir namlu, sıkılacak tek bir mermi çekirdeği, alçaklık hanesine kaydedilmiş bir not olarak tarihteki yerini alacaktır.

Yaşanmış  acılardaki  nicel fazlalık,  intikam amaçlı terörist eylemleri  devam ettirmek için bir  sebep  değildir.

 Tekrar etmekte sakınca görmüyorum;  bu saatten sonra, Türkiye’de askere, polise sıkılan tek bir kurşun, alçaklık hanesine kaydedilmiş bir not olarak tarihteki yerini alacaktır.

Kürt yurttaşların,   örgüt sempatizanlarının,   Halkların Demokratik Partisi’nin kurmay  zekâsının,   hangi ülke  ya da ülkelerden aldıkları talimatla harekete geçtikleri belli olan Kandil’deki yöneticilerin, ülkede yaşananları  tezgahlayan küresel güçlerin,  taşeron kullanan ve olanları ellerini ovuşturarak seyreden asıl müteahhit ülkelerin, kanla ve fitneyle beslenen yeminli Türkiye düşmanlarının, onların uluslar arası istihbarat örgütlerinin,  yerli  işbirlikçilerin   ve  Türkiye kamuoyunun dikkatine önemle sunulur. 

Sabrın sonu ile




Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

BUGÜN AREFE ( Mİ ) ?

Arefe günü, müslümanlar için dini bayramlarımızdan, yani ramazan ve kurban bayramından bir önceki güne verilen addır.
Hatta duvar takvimlerinden, basın yayın organlarına kadar, ramazan bayramından bir önceki güne de arefe günü dendiğini biliriz.
Ancak, islam dinine göre, arefe günü, aslında yalnızca kurban bayramından bir önceki güne denir.

Yani, ramazan bayramından bir önceki güne denmez.
Yanlış duymadınız.
Biraz açarsak ;
İslam inancına göre, Mekke'nin güneydoğusundaki Arafat Dağı, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın yeryüzünde ilk buluştukları yerdir.
Kurban bayramında ifa edilen hac ibadetinin tam olarak yerine getirilebilmesi için ise, hacıların Arafat Dağı'nda topluca ibadet etmesi ve tıpkı mahşer gününü yaşar gibi o an orada bulunmaları gerekmektedir.
Bunu da arefe günü, anlayarak, hissederek yapmaları gerekmektedir.(Arefe : kelime anlamı itibariyle, anladı, kavradı, bildi demektir)
İşte en genel anlamıyla, Allah'ı anlamak, kavramak, kendine yakın hissetmek, bilmek, anlamına ge…