Ana içeriğe atla

Ahmet Hikmet Müftüoğlu ( 1870-1927)



Bahse konu edebiyatçımız, Ahmet Hikmet Müftüoğlu. 1800’lerin sonunda doğmuş, 1900’lerin başında hayatını kaybetmiş bir  fikir adamı. Doğum ve ölüm tarihlerini özellikle yazmadım. Sadece yazımın başlığına koydum. Çünkü gözlemlerim; yazının içinde bu şekilde doğum ve ölüm tarihi yazıldığında, okuyucuların aklında hiç mi hiç kalmadığı yönünde.


Böylelikle, en azından bu yazıyı okuyan herkes, hiç değilse onun 1800’lerin sonunda doğup, 1900’lerin başında hayata vedâ ettiğini hiç unutmaz.


Benim asıl amacım, Ahmet Hikmet Müftüoğlu hakkında, tetkikli bir literatür taraması yaparak, bugünkü kuşağın ve bizden sonraki kuşakların da faydalanabileceği bir bilgilendirme çalışması ortaya koyabilmek.



Türk edebiyat tarihinde, Millî edebiyat akımı olarak adlandırılan dönemin sanatçılarından Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun dedesi  bir müftü.


Müftüler yetiştirmiş Moralı bir aileden gelmektedir.[1]

Bu arada, bir şair ya da sanatçı içinde bulunduğu dönemin koşullarıyla yorumlanmalıdır genel kuralını Ahmet Hikmet Müftüoğlu için de  uygulamamız gerektiği aşikârdır.


İşte bu yüzden, halk gerçeğine, toplum gerçeğine uzak yüksek zümre edebiyatını temsil eden Servet-i Fünûn yani Edebiyat-ı Cedîde  bu noktada önemlidir.


Ayrıca, 1911 yılında  Selanik’te çıkan Genç Kalemler dergisinin ortaya attığı, dilde sadeleşmeyi esas alan ve Millî Edebiyat akımının başlangıcı kabul edilen, Yeni Lisan hareketi de yine aynı şekilde bizim için önemlidir.



Çünkü sınırları çok keskin ve kalın olmamak koşuluyla da olsa, Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun edebî  kişiliğini  iki dönemde incelememiz mümkündür.


Birinci dönem, Servet-i Fûnun, diğer adıyla Edebiyat-ı Cedîde  denilen o yüksek zümre ve salon edebiyatının tesirinde kaldığı evre. Bu birinci dönem, Ahmet Hikmet’in yazı hayatına başladığı  döneme karşılık gelir. O yıllara baktığımızda;


Ahmet Hikmet Müftüoğlu, 1896’da Servetifünûn dergisinde  yayımladığı hikâyeleriyle, Edebiyat-ı Cedîde topluluğuna katıldı. [ 2 ]

Örneğin sanatçının Hâristan ve Gülistan adlı 1901 tarihli kitabı, Servet-i Fünûn döneminde yazdığı, süslü tasvirlerin olduğu, yabancı deyimlerin sıkça kullanıldığı  hikâyelerini içermektedir.
Türk edebiyatı uzmanlarına göre; sanatçının gerçek hayattan uzaklaşarak romantik hâyallere kaçan bu yazıları, hikâye olarak başarılı değildir.[ 3 ]

İkinci dönem ise, Millî Edebiyat etkisinde kaldığı dönem.  Bu dönemde, Servet-i Fünûn’un  ilke ve üslubunu terk ettiği söylenmektedir. Zaten Milli Edebiyat akımının gayretli bir savunucusu kabul edilmesi bundandır.


Türk edebiyat tarihine, daha çok ikinci dönemindeki öyküleriyle girmiş olan Ahmet Hikmet Müftoğlu, dilin sadeleşmesi, yabancı kurallardan arınması yolundaki çabalarıyla anılır.[ 4 ]

Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun Millî  Edebiyat akımından etkilenmesinin yanında, Türkçü düşünceleri benimsemesinde,  devlet kademesinde önemli roller almasının da  etkili olduğu söylenebilir. Yine Çağlayanlar adlı eserindeki  örneğin Yatağan  adlı hikâyesinde ve diğer minik hikâyeciklerinde yer alan peygamber, Allah vurguları da, dinî motifli gelenekten gelen bir aileden olmasıyla açıklanabilir.


Kendisi, Macaristan’ın  Budapeşte  kentinde  Türkiye’yi temsilen  konsolosluk görevinde bulunmuştur. Bu açıdan bakıldığında, Türklük bilincinin  üst seviyelere çıkması ve milliyetçilik düşüncelerinin  gelişmesinde, o zaman ki adıyla  Hâriciye Nezareti yani Dışişleri Bakanlığı’nda görev yapması etkili olmuştur denilebilir.


Genel olarak değerlendirildiğinde, Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun asıl önemi, Türk kültürüne ve milli ruha verdiği değerle ölçülmelidir. Özellikle son eserlerinde, Batı taklitçiliğine karşı entelektüel bir savaş açmıştır.


Ahmet Hikmet Müftüoğlu , her ne kadar Milli Edebiyat akımından etkilenmiş ve yalın dil kullanacağı iddiasıyla yola koyulmaya devam etmişse de, bazı kaynaklara göre, Milli edebiyat akımından etkilendiği o dönemde verdiği eserlerinin bazılarında, Servet-i Fûnun alışkanlıklarından, o dönemin  sanatsal şairaneliklerinden, romantizminden, hâlâ kurtulamamıştır.


Bu görüşe göre, özellikle dilde sadeleşmenin tercih edildiği, halkın anlayabileceği kelimelerin kullanılması gereken eserlerinde, yine de eski alışkanlığını, değişik kelimeler kullanma alışkanlığını  devam ettirmiştir.
   
Ahmet Hikmet’in daha 1916  yıllarında  arı türkçe yazı denemeleri yaptığını söylemiştik. Bu yazılarda yine halk Türkçesinden kaçan Servet-i  Fünûn hastalığı, bu sefer uydurmaca kelimeler hâlinde depreşmiş görünmektedir. Çağlayanların’ın sonuna koyduğu  Yakarış! Parçasından işte bazı cümleler:

Ulu Tanrı

“Gün batıyor, sevgili kokun gönlüme doluyor. Kumral akşam bana sessizlikler içinde büyüdüğünü fısıldıyor.
İlkçağda aya güne tapan Türkler, şimdi ayın günün izini buldular. Kutlu oldular. Yalvacının söylediği buyruğuna boyun eğdiler. Yaradanlarını bildiler, doğru yola girdiler. İstediklerine erdiler. Sonra, seni ulatmak, birliğin sancağını yeryüzünün bir ucundan öbür ucuna iletmek, gözü kör olanlara seni göstermek üzere, savaşmağa başladılar. Şimşeklerine baktılar, kılıçlarını çektiler, kanlarını uğruna döktüler, başlarını  yoluna koydular. Sen de onlara ögdüller verdin, dirlikler bağışladın…
Bu yucalıktan onları indirme ey sevgili Tanrı! Onları indirme, ak bulutlardan kara çamurlara düşürme…Düşürme ki, onların yüreklerinde senin korkun, senin sevgin vardır…

Sen varsın…”[ 5 ]

Ey bizi yoktan var  eden Oğun[ 6 ] 

Ahmet Kabaklı’ya göre,  sanatçının Servet-i Fünûn  üslubu ve takıntısı, Milli Edebiyat döneminde de  yer yer kendini göstermiş ve hatta  bırakın sonlanmayı  uydurmaca kelimeler halinde depreşmiştir.

Gerçekten de, Ahmet Hikmet’in , dilde sadeleşme  hevesiyle bağlandığı Milli Edebiyat akımını benimsedikten sonra yazdığı, Çağlayanlar adlı kitabının sonuna koyduğu yukarıdaki Yakarış adlı yazısına baktığımızda, dilde sadeleşme ilkesinin dışına çıkan kelimelerle karşılaşıyoruz.


Örneğin: yalvaç (peygamber), ögdül (ödül), ulatmak, yucalık, Oğun (Allah) gibi kelimelerle, halkın anladığı lisanın dışına çıkmış, Milli edebiyat akımının temel düsturlarından biri olan yazı dilini, konuşma diline yaklaştırmak ilkesini ihlâl ettiğini görürüz.


Son olarak; Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun, dilde sadeleşmenin öncüsü olan Milli edebiyat akımını benimsemesine rağmen, bazı yazılarında Servet-i Fünûn’un süslü dil  üslubu takıntısını devam ettirmesini, onun kişilik özellikleriyle açıklamanın uygun olduğunu düşünüyorum.  Kişilik özellikleri konusunda bana fikir veren ise  Hüseyin Cahit Yalçın’ın 1935  tarihli  Edebî Hatıralar adlı eseri.


Hüseyin Cahit Yalçın bu eserinde, Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nu anlatırken; söylenmemiş, görülmemiş değişik kelimelere karşı düşkünlüğünden, zaafından bahseder. Ama özellikle bir şeyi vurgular Hüseyin Cahit;  Ahmet Hikmet’in bu konuya herkesten çok düşkün olduğunu söyler. Kendisinden dinleyelim:


Görülmemiş ve zarif kelime bulmak düşkünlüğü en çok Ahmet Hikmet’te kendisini gösterdi. Onun küçük bir defteri vardı. Nerede böyle kulağa hoş gelen Arapça bir kelime, Farsça bir sıfat bileşiği bulursa, hemen oraya kaydederdi. Yazı yazarken, defter önünde, onları kullanmaya çalışırdı. Fikir için kelime aramazdı, daha ziyâde, defter önünde, onları kullanmaya çalışırdı. Fikir için kelime aramazdı, daha ziyâde, seçtiği güzel kelime ve tâbirleri kullanmak için vesile ve fikir arardı.[ 7 ]

Sezen Aksu’nun Kalbim Ege’de Kaldı isimli bir şarkısı vardır. Ahmet Hikmet’e  bakınca  aklıma bu şarkı geliyor.  Aklım  Millî Edebiyat  hareketindeyken, kalbim Servet-i Fünûn ‘da  kaldı…

Tanzimat edebiyatı birinci dönem sanatçılarından Muallim Naci hocasıydı.


Sultânî’deki öğrencileri arasında, sonradan ünlü olacak,  Ahmet Hâşim, Abdülhak Şinâsi Hisâr ve Hamdullah Suphi Tanrıöver bulunuyordu.


Araları açık olduğu için Tevfik Fikret’in okula müdür olarak gelmesinden sonra oradan ayrılıp Dârülfünûn Edebiyat Fakültesi’nde hocalığa başladı.


Devrinin önemli bir çok şahsiyetiyle ya da sonradan ünlü olacak birçok sanatçısıyla, hoca, öğrenci, meslektaş düzleminde diyalogları olan Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun roman türündeki tek eseri olan Gönül Hanım' da,  olayların geçtiği mekânların dış ülkeler olması da  sanki  onun yaşamından izler taşıyor.


Belki de Hâriciye Nezâreti’nde/ Dışişleri Bakanlığı’nda  konsolos olarak görev yapmış olmasından dolayı, romanın konusu ülke sınırlarını aşmış, yerli sıradan konulu olan bir roman olmasının ötesinde  Dış Türkleri de işleyen bir roman olarak  Türk edebiyat tarihindeki yerini almıştır.


Roman kahramanları, bir Tatar genci olan Ali Bahadır Bey ve kız kardeşi Gönül Hanım. Ayrıca  Gönül Hanım’a aşık olan ve Eylül 1917’de Ruslara esir düşen romanın başkahramanı Üsteğmen Mehmet Tolun. Üsteğmen ile Gönül Hanım arasında,  Orhun Abideleri ekseninde gelişen aşk hikâyesini  konu edinen roman Bebek’te son bulur…

1900’lerin başında, ülkedeki okur yazarlık ve  entelektüel düzey dikkate alındığında, yukarıda bahsini ettiğim romanın 1920  yılında  Tasvir-i Efkar’da  hem de  tefrika edilerek yayımlanması,  gazetecilik  anlayışının ne kadar üst seviyelerde olduğunu göstermesi açısından saygıya şâyândır.


Bir de bugünün gazetelerindeki  haysiyet cellâtlığı yapan haberlere bakın!


Sabrın  sonu ile


Bibliyografya:

[1] Türk Diyanet Vakfı , İslâm Ansiklopedisi, cilt 31,  sf.508, İstanbul, 2006
[2] Meydan Larousse, Büyük Lügât ve Ansiklopedi, cilt 9, sf.128, Paris, 1960
[3] Türk Edebiyatı, Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, Büyük Eserler Dizisi, cilt 3 s. 236
[4] Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, Anadolu Yayıncılık, Hürriyet Holding A.Ş. 1.cilt s.131
[5] Türk Edebiyatı, Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, Büyük Eserler Dizisi, cilt 3 s. 237
[6] Çağlayanlar, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Serhat Yayınları, İstanbul , 2005   s.136
[7] Edebî Hatıralar, Hüseyin Cahit Yalçın,  Yıl:1935

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

BUGÜN AREFE ( Mİ ) ?

Arefe günü, müslümanlar için dini bayramlarımızdan, yani ramazan ve kurban bayramından bir önceki güne verilen addır.
Hatta duvar takvimlerinden, basın yayın organlarına kadar, ramazan bayramından bir önceki güne de arefe günü dendiğini biliriz.
Ancak, islam dinine göre, arefe günü, aslında yalnızca kurban bayramından bir önceki güne denir.

Yani, ramazan bayramından bir önceki güne denmez.
Yanlış duymadınız.
Biraz açarsak ;
İslam inancına göre, Mekke'nin güneydoğusundaki Arafat Dağı, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın yeryüzünde ilk buluştukları yerdir.
Kurban bayramında ifa edilen hac ibadetinin tam olarak yerine getirilebilmesi için ise, hacıların Arafat Dağı'nda topluca ibadet etmesi ve tıpkı mahşer gününü yaşar gibi o an orada bulunmaları gerekmektedir.
Bunu da arefe günü, anlayarak, hissederek yapmaları gerekmektedir.(Arefe : kelime anlamı itibariyle, anladı, kavradı, bildi demektir)
İşte en genel anlamıyla, Allah'ı anlamak, kavramak, kendine yakın hissetmek, bilmek, anlamına ge…