Ana içeriğe atla

Şişmanlık ve hukuk fakültesi


Ben şişkoyum. Bildiğiniz şişman bir adamım yani. Öyle estetik harikası bir fiziğim de yok. Kilom da,  birler, onlar  ve yüzler basamağından müteşekkil  üç hâneden ibaret... Neden böyleyim?

Cevabı gâyet basit, "efendim yiyorum da ondan."

Biraz sabır, az sonra niye bu subuk abuk girizgâhı yaptığımı anlayacaksınız.


Diyelim ki; yüz  elli  kilodan, 60 kilo (yazıyla altmış) vererek  doksan kiloya kadar düşmüş birisiniz. Sonra benimle karşılaşıyorsunuz vee ;“Yahu Baver çok kilo almışsın, ancak biliyorsun ki; ben geçen sene bu zamanlarda yüz elli kiloydum ama bak bugün doksan kilo oldum”

Ben de size şu cevabı veriyorum. “Aaa ne var ki yemesem ben de kilo veririm.”

Şimdi bu cevaba, vücudunuzun güney ama arka bölgesindeki bir uzvunuzla gülmezsiniz de ne yaparsınız?  Ya da cevaben şöyle demek gelmez mi içinizden:

“ A be  gerzek Baver, mal mısın sen?  Yemezsen tabiî ki kilo verirsin. Ama zaten mesele; on  sekiz  ay boyunca, bu çelik gibi iradeyi gösterebilmekte.  Seni yemeye sevk eden her türlü nimetten, nefsine barikat koyarak uzak durabilmekte. Fazîlet, bu kararlılığı, bu başarı  hikâyesini oluşturabilmekte.  Basîret, kilo verdiğin o büyük günün görkemini bir an bile aklından çıkarmadan kavgayı yürütebilmekte.”

Evet, inanın bana yukarıdakileri söylemek geçer içinizden.

Çünkü sizi takdir edip, hak ettiğiniz saygıyı size teslim etmekten, çeşitli kelime oyunlarıyla  köşe bucak kaçmışımdır. Bu mucizevi başarı hikayesini sıradanlaştırmaya ya da görmezden gelmeye çalışmışımdır. Peki niye böyle davranmışımdır? Çünkü az sonra okuyacaklarınızı söylemeye cesaret edememişimdir de ondan. İşte yüreğim yetmediği için telaffuzundan kaçındığım o cümleler:

“Abi tebrik ederim. Bu, milyonda birkaç kişinin başarmış olduğu destansı bir başarı hikâyesinden başka bir şey değildir”...
...
1973  doğumlu  orman mühendisi bir yakınım, 1990 lise mezuniyetinden tam 25 yıl sonra yani 2015’te üniversite sınavına girdi ve Türkiye’de  ÖSYM verilerine göre milyonlarca kişi arasından ilk on bin kişinin içine girerek İstanbul’daki bir hukuk fakültesini tam burslu kazandı.

Kendisiyle bazı hafta sonları buluşup sohbet ediyoruz ve bazen tanıdık insanlarla karşılaşıyoruz. Ne var ne yoktan sonra arkadaşım onlara, hukuk fakültesini kazandığını söylüyor.

Samimî, namuslu, dürüst, yüksek özgüvenli kişilerin tebriklerine şahit oluyoruz elbette.

Ancak; kayıtsız kalanlar, hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya çalışanlar, yer yer “öğrenci na’ber” diye üstü kapalı güya alay edenler artık neyse de,  inanın şu cümleye  hiç mi hiç katlanılmıyor:

"Aaaaa ne var ki  aslında çalışsam ben de kazanırım!”

Sabrın sonu ile
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...