Ana içeriğe atla

Yedigöller Millî Parkı ve yazarlık


Bolu’ya  bağlı  Yedigöller Millî Parkı, ziyaretçi sayısının özellikle hafta sonları, onyüzbinmilyonları bulduğu ve yeryüzünde  cennetten bir  köşe arayanlar için bulunmaz bir yer. 

Böyle hava attığıma bakmayın. Önceki  haftalara kadar sadece ismini duyduğum bir yerdi   Yedigöller Millî Parkı.

Artık öyle değil çok şükür. Hâ, şu ana kadar orayı görmemiş olmam benim bir ayıbımdır ki, o ayrı bir konu. Şimdi anlatacağım ise aslında daha da ilginç…

Yedigöller  Millî  Parkı’na gitmek üzere Bolu civarındaki karayolunun bilmem kaçıncı kilometresinde serseri mayın gibi o kavşak senin bu viraj senin dolanırken anladık ki, bu iş navigasyonla mavigasyonla olacak iş değil.

Karayolunda bekleyen bir vatandaşımıza yanaştık, adresi sorduk. Sorduk ama baktık tarifle olacak gibi de değil. Ben zaten “buyur gel” demeden “abi ben de  o taraflara gidiyorum zaten” diyerekten kendini arka koltuğa atmıştı. 

Doğma büyüme Bolulu ve yaşı kırkın üstünde olan vatandaşımız Yedigöller Millî Parkı'na nasıl gidileceğini tarif etti ama arabadan inerken öğrendik ki, ömründe oraya hiç gitmemişti…

...

Yazar bir arkadaşınız varsa, yazdıkları size hiç câzip gelmez. Hatta mübalağa etmeyeyim, yazdıklarını okumazsınız.

Okumak bile istemezsiniz. Kibrinizden değil, merak etmediğinizdendir. İçinizde bir merak oluşmamıştır çünkü.

Ayrıca şu bir gerçek ki, insan bilinmeyeni, kendisine uzak olanı sever ve görmek, bilmek ister.

Bolu’da yaşayan birisi için Yedigöller Millî Parkı,  ziyaret edilesi bir yer olmayabilir.  O cennet köşesini sevmediğinden değil, insanoğlunun  değişiklik ihtiyacından kaynaklanır bu durum.

 Görmede, bilmede, yaşamda değişiklik !

 İnsan, istediği zaman ulaşabildiği, dilediği zamanlarda temas kurabildiği, bir kol uzunluğu mesafesindeki  insanların  ürettiklerine  ilgi duymaz. Bu kişi arkadaşı olduğunda, iş çığırından iyice çıkar. Hiç mi hiç merak etmez.

Yakınındaki bir tanıdığının anlamlı bir eserindense, uzağındaki bir yabancının  anlamsız bir eserini tercih eder.

Altında yakın bir arkadaşınızın imzasının olduğu, anlamlı, üzerinde düşünülüp emek verilmiş bir eserdense,   kendisine oturulacak kucak arayan, sahibi belirsiz  anonim piç bir maildeki  birkaç  yazı size o yüzden cazip gelir.

Sabrın sonu ile

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

BUGÜN AREFE ( Mİ ) ?

Arefe günü, müslümanlar için dini bayramlarımızdan, yani ramazan ve kurban bayramından bir önceki güne verilen addır.
Hatta duvar takvimlerinden, basın yayın organlarına kadar, ramazan bayramından bir önceki güne de arefe günü dendiğini biliriz.
Ancak, islam dinine göre, arefe günü, aslında yalnızca kurban bayramından bir önceki güne denir.

Yani, ramazan bayramından bir önceki güne denmez.
Yanlış duymadınız.
Biraz açarsak ;
İslam inancına göre, Mekke'nin güneydoğusundaki Arafat Dağı, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın yeryüzünde ilk buluştukları yerdir.
Kurban bayramında ifa edilen hac ibadetinin tam olarak yerine getirilebilmesi için ise, hacıların Arafat Dağı'nda topluca ibadet etmesi ve tıpkı mahşer gününü yaşar gibi o an orada bulunmaları gerekmektedir.
Bunu da arefe günü, anlayarak, hissederek yapmaları gerekmektedir.(Arefe : kelime anlamı itibariyle, anladı, kavradı, bildi demektir)
İşte en genel anlamıyla, Allah'ı anlamak, kavramak, kendine yakın hissetmek, bilmek, anlamına ge…