Ana içeriğe atla

Darbe Günlüğüm 24



Yaşadığımız  acı büyük. Ama iki tür acı var.

Birincisi; askerî  darbe görünümlü  işgâl hareketinin püskürtülmesi esnasında  şehit olan insanların  yüreğimizde yarattığı acıdır. Bu birinci  acıyı, memleketini, bayrağını, kitabını, toprağını, halkını, milletini seven, onurlu herkes yaşıyor.

Bu acıların ikincisi  ise;  askerî  darbe görünümlü  Türkiye’yi  işgâl  hareketinin başarısızlığa uğramasından duyulan  büyük  ve derin acı.

İşte bu ikinci gruba dahil olanlar, Cumhurbaşkanı ve ailesinin suikastten kurtulmasından, TBMM’nin tamamının değil de bir kısmının bombalanmasından, hükûmet üyelerinin hepsinin idam edilmemesinden rahatsız ve büyük acı duyuyor.

Yetmiyor, Genelkurmay Başkanının ve darbeye destek vermeyen diğer kuvvet komutanlarının hayatta kalmasından, katledilmemesinden  rahatsızlık duyuyor. 

Tankların, o gece sokaklara dökülen vatandaşların tamamını  ezmemesinden, hepsini imhâ etmemesinden rahatsızlık duyuyor.

Bir  TC kimlik numarası sahibi olan, aramızda yaşayan bu kişiler ve köşe yazarları, elbette o kadar da gerizekalı değiller. Bunu açıkça söylemiyorlar yani.

Siz darbe girişiminin yaşandığı o uğursuz  15 Temmuz 2016 gecesinden bugüne kadar, çıkıp da köşesinde  “keşke darbe olsaydı ve ABD ülkemizi işgal etseydi” diyen birisini duydunuz mu?

Ya peki ne yapıyorlar?

Asıl niyetlerini peçeledikleri  tek argüman var : “Bizi dinlemediniz, biz dememiş miydik?

Oğlum düşersin, oğlum düşersin” diye uyardıktan sonra  düşen çocuğuna  bakıp, ellerini ovuşturan, sinsi sinsi gülen  ve  zevkten dört köşe olan anne  gördünüz mü?   

Bazılarının vatan sevgisi, o annenin çocuk sevgisi kadardır işte.

Ülke elden gidiyor beyler.

Derdinizin  “Biz dememiş miydik?”  gerçeği değil,   “ikinci tür acınızın peçelendiği”  bir  zihniyetin üstü  kapalı  itirafı olduğu ortada zaten.

Kimse aptal değil.

Hele meselenin bir de; 

... Adam, içinde  din kelimesinin geçtiği bir cümleye bile  alerji duyup "ön yargı" ile yaklaştığını  ilân ettiğinde,  size  de "onu dinlememek dışında" başka bir seçenek bırakmamış oluyor”...

şeklinde özel bir boyutu var ki, bu konu önceki Darbe Günlüğüm 21 başlıklı yazımda  detaylı izah edilmiştir. 

Sabrın sonu ile




Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...