Ana içeriğe atla

Darbe Günlüğüm 26



Erkan Tan...

Hafta  içi sabahları mehter marşları eşliğinde  A  Haber  televizyon kanalında  program yapıyorsun.

Ben de evden çıkmadan önce  kahvaltı esnasında  severek izliyorum.

Özellikle,  janjanlı kelimeler, afilli  siyaset  bilimi cümleleri  kullanmadan, tam da  halkımızın anlayacağı  basit , anlaşılır dille  ifade ediyorsun kendini.

Hepimizin duyduğu şekilde, 15 Temmuz 2016 FETÖ/PDY’ye  (Paralel Devlet Yapılanması)   duyduğun öfkeyi  gayet güzel anlayabiliyorum.  Tankın önüne  yatan bu ülkenin gerçek sahiplerini anlatırken gözlerinin  çakmak  çakmak oluşunu, vatan, millet, kitap, bayrak sevgini görebiliyorum.

Ancak  bir hususa  dikkat etmeni  istiyorum.

Özellikle,  bir tekerlemeyi  tekrar ettirircesine, “bizler, şehitlerimiz,  halkın çocuğuyuz  ama bunlar ne çocuğu ? ” mealinde soru sorup,  malûm cevabını izleyicilere verdirtmene  bozuluyorum.

Peki, asker üniforması giymiş teröristler adına mı üzülüyorum ? Tabii ki hayır.

Şüphesiz  yeryüzündeki tüm sözlüklerdeki  ihanet eksenli alçaltıcı kelimeleri onların şahsına yöneltmiş olsan bile kifayetsiz kalır.

Ama bir insanı, bir anneyi, bir babayı,  evladının yaptığı  bir suçtan ötürü   o….çocuğu  şeklinde nitelendirmek…Hayır buna katılmıyorum.  Tamam, belki bir mahalle kahvesinde ya da   öfke anında kavgada söylenegelen  yurdum insanına ait bir küfür olabilir bu…

Fakat milyonlarca insanın izlediği bir televizyon programında  “o aileler, anneleri, babaları” adına üzücü oluyor. Amman ha,  sakın sadece bu yazımı okuyarak  yorum yapma  sevgili Erkan Tan. 
Darbenin ilk gecesi sabah saat 04.30  sularında  Atatürk Havalimanı'nın  önünde , tepesinde F16’ların havalandığı birisi olarak söylüyorum bunları.

Daha açığı;  hiç kimse, evladının yaptığı kötü bir işten dolayı suçlanmamalı. Yarın öbür gün, bizim çocuğumuzun   yüz kızartıcı  bir  suç işlemeyeceğinin garantisi mi var?

Ya peki bundan dolayı  ağır ithamlar, küfürler şahsımıza yöneltilse, bizim günahımız nedir?

Darbeci hainlerin anne babaları içinde,  “seni doğuracağıma taş doğursaydım” diyenler var Erkan Tan.

Bırak onlar zaten  acılarıyla baş başa. Şehitlerimizin hesabının faturasını,  darbeye katılan şerefsizlere keselim. Haddinden fazla şiddet, gayedeki hikmeti yok eder sözünü de hep hatırlayalım.

Sen benim ne demek istediğimi anladın. Fazla uzatmayacağım. Bunu bir izleyici talebi olarak değerlendirmeni isterim.

Ya da bir Kabataşlı'nın  bir Kabataşlı'dan ricası olarak.

Seni ve A Haberi  izlemeye devam ediyoruz.

Sabrın sonu ile



Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...