Ana içeriğe atla

Darbe Günlüğüm 27



Filmlerde hep öyledir. Rakip iki unsur mücadele ediyorsa, taraflardan biri öldürücü darbeyi  yapar ve son noktayı koyar. Bu da  genelde final sahnesinde  olur. Bu sahne, film boyunca yaşanmamış bir aksiyon sarmalına sokar izleyiciyi.

Toplumsal bir  yanılsama içinde olanlarımız var. Çünkü 15 Temmuz 2016  gecesi yaşanan  askerî darbe görünümlü Türkiye Cumhuriyeti'ni işgâl hareketini,  böyle bir filmin son sahnesi gibi  değerlendirenlerimiz var. Yani tamam,  son hamlelerini yaptılar, film de bitti…Hayır, bu tablo bir yanılsama. Hatta bir illüzyon.  

Yaşadıklarımız dehşet verici ve en önemlisi  daha kötü ne olabilir ki?”  gibi hissettirebilir bize.
Ankara’daki Millî  İstihbarat Teşkilatı’nın önünde nöbet bekleyen MİT mensuplarının, kendi  ülkesinin hava kuvvetlerine ait savaş uçaklarının saldırısı karşısında, uzun namlulu otomatik silahlarla  karşı ateş açmasını izledik hep birlikte…

Cumhurbaşkanına  ve ailesine, Türkiye’nin, NATO’nun en iyi eğitimli onlarca adamı gönderildi suikast amacıyla…Gözlerini kırpmadan koruma polislerini taradı bu adamlar. Sanki filmin sonu gibi, olabilecek maksimum şiddet cereyanı  kaplamıştı her yeri…

16 Temmuz sabahı film bitmiş gibiydi ama bitmedi. Haçlı-siyonist ittifakının ve “Darbeye karşıyız ama diktatörlüğe  de  diyen bazı  yerli işbirlikçilerin üstü kapalı desteklediği PKK hareketi, ilk kozdu.

Satrançtaki gibi. Önce piyonlar ilerlemek zorundaydı. Saldırıya geçecekler demiştik, olan oldu. Kaç günde yine onlarca şehit…Sivil, asker, polis ayırım yapmadan hem de.
PKK’nın, iki  gün önce Diyarbakır’daki  acımasız terörist  saldırıda patlattığı bombanın açtığı çukuru görmeyenleriniz olmuş olabilir. Fotoğraflarına baktım, sanki uzaydan bir göktaşı düşmüş gibiydi. Metrelerce derinlikte bir meteor çukuru gibi...

"Askerî  darbe görünümlü işgal başarısız oldu ama hiç değilse sizin canınızı  bu taraftan en derin şekilde acıtmak için gayretimiz sonsuzdur"  demek istercesine verilen bir mesajdı bu örgüt tarafından.

PKK hâlâ kurulduğu tarihteki, o dönem  Türkiyesi’nin resmî ideolojisi olan "asimilasyoncu, inkarcı  TC hikâyesini” anlatıp duruyor.  Türkiye’de birçok  şeyin değiştiğini, bir dönem inkârcı olan rejimin, Kürtlerin varlığını kesin olarak artık kabul ettiği gerçeğini  gizlemeye çalışıyor.  Teröre bu sayede destek sağlamaya çalışıyor ve Kürtleri hâlâ  buna inandırmak için elinden geleni yapıyor.

Kürtlerin bu oyuna gelmemesi ve bu tuzağa düşmemesi lâzım.
Bitti artık.Dünya cezaevleri tarihine geçmiş, işkenceleriyle ünlü Diyarbakır 5 nolu cezaevi artık   yok !  Kürtleri öldürmek için kurulmuş  JİTEM adı altındaki özel savaş aygıtları  artık yok !  

1990’lı yıllarda Kürtlerin kanına giren ve ortalama Türk halkının haberinin bile olmadığı onbinlerce faili meçhul cinayet artık yok !
Eskiden Türkiye’de her şey olabilirdiniz ama Kürt olamazdınız. Eski Türkiye’de insanlar Kürt kimliklerini inkâr etmek koşuluyla bakan olabiliyorken, bugün  bu kimliklerini açıklıkla söyleyerek bakan, başbakan olabiliyor. Geçen seneyi hatırlayalım;
"Yeni Gıda ve Tarım Bakanı Kutbettin Arzu'nun yanı sıra Maliye bakanı Mehmet Şimşek ve AB Bakanı Ali Haydar Konca'nın Kürt, Başbakan Yardımcısı Cevdet Yılmaz'ın ise Zaza olduğu biliniyor. HDP'li bakan Müslüm Doğan'ın ise Alevi-Kürt olduğu ifade ediliyor." (Kabineye 4 Kürt, 1 Zaza, Hürriyet, 29 Ağustos 2015)
Daha önce söyledim, akıl almaz tezgâhlar tertiplendiğini anlamak için uzman olmaya gerek yok. Ülkede yaşayan Kürtlerin aklını  başını alması lazım.
Belli ki, FETÖ’nün alçak girişiminin ardından DHKP-C ve DAEŞ’e henüz görev verilmemiş.
Hazır olalım, teyakkuzda kalalım.

Üst aklın; suikast girişimlerine, belli kitlelerde infiale yol açacak, sansasyonel, sosyal, adlî ve politik, kışkırtıcı, masabaşı, sunî, ısmarlama olaylarına, maillerine, videolarına, fotoşoplu ya da bağlamından koparılmış fotoğraflarına karşı da üst bilincimiz hep açık olsun.


Sabrın sonu ile



Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

BUGÜN AREFE ( Mİ ) ?

Arefe günü, müslümanlar için dini bayramlarımızdan, yani ramazan ve kurban bayramından bir önceki güne verilen addır.
Hatta duvar takvimlerinden, basın yayın organlarına kadar, ramazan bayramından bir önceki güne de arefe günü dendiğini biliriz.
Ancak, islam dinine göre, arefe günü, aslında yalnızca kurban bayramından bir önceki güne denir.

Yani, ramazan bayramından bir önceki güne denmez.
Yanlış duymadınız.
Biraz açarsak ;
İslam inancına göre, Mekke'nin güneydoğusundaki Arafat Dağı, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın yeryüzünde ilk buluştukları yerdir.
Kurban bayramında ifa edilen hac ibadetinin tam olarak yerine getirilebilmesi için ise, hacıların Arafat Dağı'nda topluca ibadet etmesi ve tıpkı mahşer gününü yaşar gibi o an orada bulunmaları gerekmektedir.
Bunu da arefe günü, anlayarak, hissederek yapmaları gerekmektedir.(Arefe : kelime anlamı itibariyle, anladı, kavradı, bildi demektir)
İşte en genel anlamıyla, Allah'ı anlamak, kavramak, kendine yakın hissetmek, bilmek, anlamına ge…