Ana içeriğe atla

Çarşı daha da karışacak





Üniversite yıllarında  gomünistçilik  oynardım.  Komünist demedim, gomünist dedim. Çünkü hiçbir zaman  teorik ve ideolojik  kökenlerini  benimsemiş bir şekilde bu görüşü savunmadım.  

Georges Politzer’in  Fransa’da  1935-1936 yıllarında  İşçi Üniversitesi’nde anlattığı derslerini, ünite ünite, konuların sonundaki  yoklama soruları da  dahil, aylarca bir ödev gibi çalıştığım  o  fakülte yıllarımda bile  bu durum değişmedi.

Oynardım dedim, çünkü geç de olsa fark ettim ki, aslında hepsi gençlik heyecan ve libidosunun zirve  yaptığı koskoca bir serüven hâliymiş.

Solculuk, dışarıdan bakıldığında şekil olarak keyifli bir iştir. 

Maceranın, serüvenin, marxist kültürün, ideolojik yoğunlaşmanın, devrimci sinema ve sanatın, hızlı yaşamanın, isyanın, kavganın, felsefe ve iktisat tarihinin, sosyoloji biliminin, gençliğin, kuralsızlığın, solcu olmayan herkesi, emeğin düşmanı zannetmenin, zirve yaptığı bir evredir.

Tüm bunlar yaşanırken, siyasal iktidarın yani  marxist jargonla "devlet aygıtının" tüm kurum ve kuruluşlarına  muhalif olmaksa, insanı havaya sokar.

Söyleyecek daima bir sözünün olmasından, fizîki yetersizliğine ve donanımsızlığına rağmen, kendinde, egemenlere başkaldıracak bir kudret hissetmekten daha keyifli ne olabilir?

Çakılan her  devlet çivisine asılacak bir torban olmasından  daha keyifli ne olabilir?

İktidara  başkaldırmak, hak aramak, serüvenciliğin, kahramanlığın  zirve yaptığı, en keyifli bir doyumsuzluk  hâlidir anlayacağınız. Hele bir de ezilenlerden yana olmak, alın terinin yüceliğine inanmak gibi bir özel ruh durumunuz varsa…

Üstelik inanç temelleri olmayan veya seküler bir aileden geliyorsanız…

Fakir bir aile çocuğuysanız,  faşist bir yönetim tarafından  etnik ya da mezhepsel olarak dışlanıldığına şahit olduğunuz bir geleneğe ait hissediyorsanız kendinizi,  devrimci olmaktan başka bir çareniz kalmadığını  düşünüyorsunuzdur.

Bunları niye anlatıyorum?

İnanırsınız, inanmazsınız, kabul edersiniz etmezsiniz ancak, gençlere ve  yaşı benim  gibi kırkın üstündeki insanlara  samimiyetle  bir şey söylemek istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti devletini ortadan kaldırmak için üzerimize gelen ve hiçbiri  komplo teorisi ürünü olmayan  güçlere bir bakalım. 

Yaşadığımız bu tarihî günlere tanıklık etmek suretiyle iyi bildiğimiz, bu güçler hangileri?

Amerika Birleşik Devletleri, küresel kraliyetçi güçler…

Avrupa ve sözde  Birliği !, İsrail,  CIA,  Suriye  yönetimi,

Dünya tarihinin en uzun soluklu,  en tehlikeli  organize  terör grubu PKK, meclisteki doğrudan ve dolaylı temsilcileri,

ABD’nin dünya istihbarat  tarihinde   ilk kez denenmiş bir yöntem olarak kullandığı ama fiyaskoyla sonuçlanan FETÖ/PDY (Paralel Devlet Yapılanması)  modeli,

Bir de bunlar yetmezmiş gibi içimizdekiler.

Hülâsa;  yıllarca duyup, belki de inanmadığımız  o meşhur dış güçler, dış mihraklar artık kendilerini saklamıyorlar.

Benim bile bir dönem sahte düşman yaratarak ayakta kalmaya çalışan bir devlet  zihniyeti diye düşündüğüm her  şey  artık tüm çıplaklığıyla karşımızda.

Elbette, yönetici olarak kusursuz bir peygamberin, idare olarak hatasız bir organizasyonun, devlet olarak da bir güneş ülkesi çatısında değiliz ve zaten olamayız da.

Ancak bu sefer durum iyiye gitmiyor, gidecek gibi de görünmüyor. 

Hâyâli  düşmanların gerçeğe dönüştüğü bu dönemde, devletin ayakta kalması hepimiz için önemli.

Sadece  solculuk için demiyorum, her ideolojinin  realiteden uzak  serüven boyutu vardır ve  belki de keyiflidir. Ancak  unutmayın,  bu keyfi yaşamak için bile bir devlete  ihtiyaç vardır.

Yaşlı bir amcanın dediği gibi,  "eskiden yedi düvel, dost görünüp düşmanca üzerimize gelirdi, şimdi artık niyetlerini saklama gereği de duymuyorlar  ve  sizler , kucağınızda torununuz   ya da çocuğunuzla, kendinize sığınacak bir ülke aramadığınız sürece,  meselenin ciddiyetini sahiden de kavrayamayacaksınız "

Gelin, yaklaşan ciddî  iç kaos ortamı ateşine benzin, odun taşımayın. Tehlike geçsin, sonra yine gomünistlik, devrimcilik, serüvencilik ne isterseniz devam edin.

İnanın bana durum bu sefer gerçekten ciddi. Niye mi?

Çünkü düşmanın artık bir  B plânı kalmadı. Gezi olaylarıyla başlayan süreç, FETÖ/PDY   (Paralel Devlet Yapılanması) Z plânıyla bitti. 

Bu şu demektir; şu ana kadar her şey dost görünerek sinsice ve bir kurala bağlı yapılmıştı. Ancak anladılar ki, Türkiye Cumhuriyeti bilinen usüllerle yıkılamayacak. 

İşte bu yüzden bundan sonra  düşman için her şey kural dışı olacak. 

Bu ise yanlızca iç kaos ve kargaşa demektir.

Anlayacağınız, çarşı daha da karışacak !

Sabrın sonu ile

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...