Ana içeriğe atla

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı



Bir tâcir.

Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.

Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.

Bir  vatandaş.

Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.

Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.

Ama, ama !

Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.

Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.

Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?

Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.

Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğrafyanın insanı, Türk insanı ise…

Buna  yüzlerce yıllık devlet geleneğine sahip olmanın getirdiği  genetik yatkınlık  ile Batı -Doğu medeniyeti arasında  bulunmuş olmanın  ayrıcalığını da eklerseniz…

Bu ülkede yaşayan herkesin,  siyasî  platformda ve  diplomatik dış ilişkiler bağlamında aslında  neyin ne olduğunu  çok iyi bildiği sonucunu rahatlıkla ilân edersiniz.

Daha kısa ve doğrudan şekliyle: Hangi ülke düşman, Avrupa  aslında ne istiyor, ne istemiyor, gerçek niyetleri, nihâi emelleri nedir?  

İşte Türk insanı bu konularda gerekli  donanıma fazlasıyla sahiptir.  Ha, burada okuduğunuz gibi  süslü cümlelerle kendini  ifade eder etmez, o ayrı konu.

Tekrar söylüyorum, Hollanda ile yaşanan diplomatik kriz de dahil, tüm dünyanın kılıçlarını çekip Türkiye'ye hiç de çekinmeden savaş ilân etmiş olması bu halkı daha da bilinçlendirmiştir.

Türk halkı her şeyin en iyisini ve en doğrusunu artık kesin olarak görmekte ve bilmektedir.  Benim, senin aklına da ihtiyacı yoktur aslında.

Bunu ise, ülkeye, birliğimize, varlığımıza yöneltilmiş  ve tasarlanmış  alçakça aksiyonlara verdiği, tasarlanmamış,  mucizevi ve politik zekâ küpü reaksiyonlarla  zaten tüm dünyaya, dış ve iç düşmanlara göstermiştir.

Yaşadığımız günler,  Batı medeniyeti ile  Doğu medeniyetinin  binlerce yıllık  teolojik referanslı  siyâsi çatışmalarının  konjonktürel  hülâsasıdır.

İlâhi yasaların plânladığı, zaten beklenen ve  şu an yeryüzüne  dalga dalga yayılan medeniyetler çatışmasının, sonu hiç de iç açıcı şekilde sonlanmayacak olan  kapısına dayandık.

Bütün mesele  tarafınızı belirleyip belirlemediğiniz  ya  da  hangi tarafta olduğunuzdur?

Unutmayın, kuzgunun gözü  daima  leştedir. Siz devleti  nereye koyduğunuza bakın.

Sabrın sonu ile
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...