Ana içeriğe atla

Esra Erol milyonların önünde programının yayından kaldırılmasını istedi



Esra Erol bas bas bağırıyor.

“Kaldırın yayından, yasaklayın benim bu evlilik programımı! ”  diyor ama kadını dinleyen yok.

ATV  yönetimi de, RTÜK yetkilileri de,  bu konuda ona destek vermiyor.

Destek vermediği gibi,  aksine,  izleyici kitlesinin en çok olduğu zaman diliminde ona ekranı açmaya devam ediyor.

Doğrudur, belki açıktan açığa böyle söylemiyor Esra Erol.

Ancak, televizyonlardaki evlilik programlarının,  evlilik müessesesine  gerçekten hizmet edip etmediğinin tartışmaya açıldığı bu dönemde, Milliyet’te bugün yayımlanan haberi okuyup, videosunu izlediğimde başka ne düşünebilirdim ki?

Bu haber ne mi?

İsmi, cismi, sıfatı, silüeti lazım değil. Esasen çok da önemli değil.

Hikaye kısaca: Bir adam bir kadınla şeysbukta tanışıyor. Kadın evli.  Adam bekar. Bir süre yazışıyorlar.

Sonra evli kadının kocası adama diyor ki: “Buyur arkadaşım atla gel bizim şehrimize, evimizde  misafirimiz ol.”

Sonra bekar delikanlı da, o adamın isteğini kırmıyor ve şeysbukta yazıştığı kadının kocasının daveti üzerine onların evine gidip kalıyor.

Daha sonra da, bu hanımefendi bir sebepten, bizim bekar delikanlıdan hamile kalıyor.

İnanılmaz ancak Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Mürebbiye” sinin kahramanlarından Anjel ile Dehri Efendi bile yaşananları duysaydı, “vay anasını” derdi kesin.

Sonuç: hiçbirimiz ahlak bekçisi değiliz.

Hele ki doğrudan insan nefsine hitap eden bir konuda kimseyi yargılamak benim haddim de değil.

Ancak benim bildiğim ayıp denilen şey örtülmeye çalışılır. Takıldığım nokta bunların yaşanması da değil.

İnsanız, beşeriz, şaşarız, zaaflarımız var. Sözüm, bu olayda adı geçen şahıslara da değil. Bir yanlış yapmış olabilirler.

Ancak bu gayriahlaki trajedinin faillerine,  milyonların önünde hiçbir şey yokmuş gibi bunları anlattırmanın ne alemi var?

Hem de, Ramazan gibi bir ayda, evlilik kurumunun güya yaygınlaştırılması amacıyla yayımlanan bir programda...

Sakın şöyle düşünmeyin: “Ne var, spontane gelişmiştir, konuk bir anda anlatmaya başlamıştır, eh canlı yayın olduğu için de programı kesememişlerdir.”

Maattessüf öyle değil. 

Çünkü Milliyet internet haberdeki videodan seyrederken duyuyorum ki, Esra Erol delikanlıya dönerek şöyle bir ifade kullanıyor: “Sen anlat ben biliyorum çünkü anlatacaklarını…”

Yani kadın hazırlıklı!

İşte, her  şeye rağmen, bir program yapımcısı bu konjonktürde böyle bir işe hala soyunabiliyorsa, hal lisanıyla da olsa bunun anlamı şudur:

“Kaldırın yayından, yasaklayın benim bu evlilik programımı! ”

Aklı başında RTÜK yetkililerine, aile ve bilmem ne bakanlığına duyurulur.

Sabrın sonu ile



Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...