Ana içeriğe atla

Arakan'daki Müslüman katliamı !





Almanya'nın Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı hiç de şefkat dolu olmayan hisler beslediğini görüyor ve biliyoruz.

Gün geçmiyor ki, nerede Türkiye aleyhtarı bir kendini bilmez var, soluğu Almanya'da alıyor. Veya nerede Türkiye aleyhtarı bir siyasî organizasyon, sivil toplum örgütü adı altında bir istihbarat projesi var; Alman resmî makamlarınca korunuyor, kollanıyor, besleniyor.

Yetmiyor; Kandil'deki elebaşı Almanya'daki meydanlara canlı yayında bağlanıp ajitasyon yaparken,  ona tanınan fırsat Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanına tanınmıyor.

Tablo niye böyle?

Dünya genelinde, Almanya özelinde yüzyıldır yürütülen Türkiye/İslam düşmanlığı, "kullanılan maşa örgütlenmeler deşifre olduğundan" artık ağababalarca, maşasız, doğrudan yürütülmeye başlandı.

Siz buna: takke düşüp kel göründükten sonra, artık perdenin arkasındaki  kuklacılar "iş başa düştü" deyip, son çare olarak  sahaya indiler  de diyebilirsiniz.

Peki câri siyasi konjonktürde Almanya'nın bu şekilde davranmış olması faşizm ya da Nazizm değildir de nedir?

Alman  hükûmetinin aldığı kararlara faşistçe dediğimizde bundan sadece Almanya mı rahatsız oluyor zannediyorsunuz?

Hayır.

Almanya adına onlardan daha çok rahatsız olan yerli mallarımız da var !

İçlerinden bir tanesi bugünkü yazısında aynen şu ifadeleri kullanmış : 

"Almanya Başbakanı Angela Merkel, Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği şartlarının güncellenmesini veto ediyor. Bu güncelleme Türkiye ile AB arasındaki ticareti iki kat arttırma potansiyeli taşıyordu. Almanya’ya faşist, nazist gibi suçlamalarda bulunmak referandumda AKP’ye yüzde 2 oy getirmişti. Karşılığı böyle ödeniyor." ( Milliyet, 3 Eylül 2017 Pazar, Melih Aşık)

Yani köşe yazarımız demek istiyor ki:

"Siz bırakın Almanya'nın Türkiye Cumhuriyeti devletini yıkma plân ve projelerine olan yoğun desteğini...  Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkmak üzere en acımasız terör hareketlerine girişen, insanları öldüren, katleden terör hareketlerinin elebaşı ve elemanlarının Almanya'da cirit attığını...Bunlar önemli değil.  Almanya Faşistlik yaptığında bunu telaffuz da etmeyelim. Memleketimizi yıkmak üzere ant içmiş bütün terör organizasyonlarıyla aynı yatağa girmiş olmaları da mühim değil. Ticaretimiz iki kat artacaktı ama şimdi artmayacak. Tüh ya !..."


Avrupa'da yaşanan bu gelişmeler karşısında  yerli yazarlarımızdan bazıları işte böyle yukarıdaki gibi düşünürken, Arakan'daki Müslüman katliamına gelince; bırakın Birleşmiş Milletler'i... 

Onların zaten canı cehenneme.

İslam İşbirliği Konferansı'ndan  tık yok !

Mekke'de, Hac'da, Kurban Bayramı sabahı bir dua yok !

Aramızda kalsın ama, teolojik olarak bazı ateistlerin savunduğu bir görüşe sınırlı olarak ben de katılıyorum.

O da:  dünyada adalet olmadığı, masumların çoğu zaman zalimlerce öldürüldüğüdür.

Ancak unutulmamalıdır ki: yaşanacak olan kaçınılmaz sonun ! gerçekleşmesi için, bu adaletsiz tablonun yaşanması aslında kaderin ta kendisidir.

Ne yazık ki, mukaddes dînimiz, imansız kitapsızlarca istismar edilerek, bazen hoş görü adı altında, bazen de vahşet örgütleri kurularak kullanılmaktadır.

Bu iş böyle gitmeyecek ve bu hesap, bu fatura bir gün mutlak olarak kesilecektir.

İşte o gün geldiğinde de , kim zerre kadar hayır işlemiş, iyilik yapmışsa mükâfatını görecek , kim de zerre kadar günah işlemişse karşılığını görecektir. (Zilzâl Sûresi 7.ve 8.ayetler)

Sabrın sonu ile



Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye'nin yeminli düşmanları ve Türk halkının kurmay zekâsı

Bir tâcir.
Parmağı kesilse, yaraya nasıl müdahale  etmesi gerektiğini bile bilmeyebilir.  Ancak, ticâri  zekâsı sayesinde bir bakarsınız, özel  hastane  açmıştır.
Bu sâyede de, serum sistatin C’nin,  kreatinin klirensine alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda bile yorum yapabilecek çok sayıda tıp doktorunun patronu olmuştur.
Bir  vatandaş.
Yüksek tahsilli olmayabilir.  Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans derecesi de almamıştır.
Siyaset bilimi ile ilgili tarihî kitaplar okumamış, idâre hukuku konusunda hiç donanım sahibi de değildir.
Ama, ama !
Basireti, vizyonu, sezgileri, zekâsı, ön  görüleri, gözlem, sentez ve mukayese yeteneği sayesinde siyasî atmosferi koklamayı çok iyi biliyordur.
Bu sayede, memleketinin, ülkesinin, vatanının  dostunu,  düşmanını  çok iyi kavramıştır.
Yaşadığı ülkenin gerçek dostu kim, gerçek düşmanı kim?
Hain nedir, ekmek yediği kaba  pislemek nedir? Bunları cevaplamak için tereddüt duymaz. Hedefi on ikiden vurur.
Bu kişi hele bir de  yaşadığımız  coğr…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…