Ana içeriğe atla

Ne köylüsü, ne üniversitelisi kardeşim ?





Birazdan okuyacağınız bugünkü köşe yazım, içinde siyasî  figürlerimizin ismi geçse bile aslında hiç de siyasî   içerikli bir yazı değildir. 

Yazımın sonuna doğru ne demek istediğimi her ne kadar gâyet net bir biçimde anlayacak olsanız da, baştan belirtmek istedim.

İki tane eleştiri getireceğim. İki olumsuz eleştiri. Biri Engin Ardıç’a, diğeri de Muharrem İnce’ye.

Yani ilki siyasal iktidara yakın bir isim. Diğeri de muhalif  ve Cumhurbaşkanı adayı bir isim.

Engin Ardıçtan başlayalım. Engin Ardıç, 23 Mayıs 2018 Çarşamba günkü "İstifa et Muharrem"  başlıklı yazısında Yılmaz Özdil üslubuyla, fakat simetrik kutuptan Muharrem İnce’ye  giydiriyor.

"İşte madara oldun", "sana kazık attılar" ve  bilindik anılan üslupla kaleme alınmış bir metin.

Bunlara pek karışmıyor, bu kısmıyla ilgilenmiyorum.

Ancak yazısının bir cümlesinde "Köyüne dön Kezban, pardon, Muharrem…" diyor Engin Ardıç.

Şimdi iki durum var.

Birinci durum;  şâyet Engin Ardıç bu cümleyi,  "Muharrem İnce’nin halktan biri  gibi görünme gayretini samimi bulmadığı için ve tribünlere oynamaya çalıştığı iddiasıyla" sarf ettiyse anlayabilirim. 

Ancak cımbızladığım bu cümlenin ne öncesinde ne de sonrasında bu  düşünceyle kaleme aldığına dair bir emâre yok. Bu durumda  kabul edilemez ikinci durum kendiliğinden ortaya çıkıyor:

Engin Ardıç, Muharrem İnce’ye Kezban sıfatını yakıştırarak, kendi çapında onu köylü ilân ediyor.

Güyâ onu küçültüyor, küçümsüyor. 

Söyleyeceğim o ki Engin Ardıç, yazında böyle bir cümle kullanmanı sana hiç yakıştıramadım.

Bu durumda  AK Parti seçmenine "göbeğini kaşıyan adam, bidon kafalı" diyen apaydınlık köşe yazarlarından senin ne farkın kaldı?

İki olumsuz eleştiri getireceğim demiştim. Şimdi sıra Muharrem İnce’de.

Miting meydanlarında "bazılarının 18 yaşında üniversite kantininde çekilmiş fotoğrafı olmayabilir onu bilemem" diyor.

Ayrıca bir kere daha meâlen şöyle bir cümlesini duymuştum önceki haftalarda : "Ben buraya üniversiteden arkadaşlarımla çıkacağım, varsa arkadaşı o dönemden o da çıksın." Tabiî  ki Recep Tayyip Erdoğan’ı kastediyor.

Hepimiz biliyoruz ki, Cavit Çağlar bakanlık yapmış bir ilkokul mezunu, Bülent Ecevit milyonları arkasından sürüklemiş  bir lise mezunuydu.

Bana şu eleştiriyi getirebilirsiniz: "İyi ama Cumhurbaşkanı olabilmek için üniversite mezunu olmak Anayasal bir zorunluluktur, Muharrem İnce de onu kastediyor."

Valla ben orasını burasını bilemem. Biz  beyin ameliyatına beyin cerrahı sokacak olsak, tıp fakültesini bitirip, uzmanlığını  beyin cerrahisinde yapmış bir doktor arayalım. Onu anlarım.

Zaten Muharrem İnce, Recep Tayyip Erdoğan için söz gelimi "siyaset bilimi mezunu değil" diye bir eleştiri yapsa hadi neyse diyeceğim. Ama o doğrudan "üniversite mezunu   değil" , "lise mezunu" gibi gereksiz ve saçma bir eleştiri getiriyor. 

Çok ama çok ayıp. 

Sabrın sonu ile




Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

HADİSE AYNI ANDA HEM ÖNDEN HEM DE ARKADAN VERMİŞ !

21 Haziran 2014 tarihli      milliyet.com.tr      nin  aşağı sayfalarına indiğinizde bir başlık göreceksiniz. Şarkıcı Hadise'nin kastedildiği haberin başlığı şöyle:   "Seksi şarkıcının talihsiz anları."
Hatta  gazetemiz Milliyet, “talihsiz anları” ifadesinin altını bile çizmiş. İhtimâldir, haberi hazırlayanlar   Hadise adına çok üzülmüşler. Öyle ya, talihsiz anlar dediklerine göre…
Devam edelim; haberin metni şöyle :
"Dar, mini bir elbise giyen şarkıcının dans ederken hem önden hem arkadan verdiği frikikler ise talihsiz bir iş kazası oldu. " (Anlatım bozukluğu, haber metnini yazana aittir)
Vay be, sen hem dar bir mini elbise giy, yetmezmiş gibi hem önden hem de arkadan ver. Frikik de olsa, vermek zor iş. Hem de aynı anda. Zaten olayın hukuki bir boyutu da var . Niye mi?
Çünkü gazetemizin haberine göre yaşanan olay bir iş kazası. Tabii iş güvenliği uzmanları o esnada saz mı çalıyorlarmış, yoksa  ayva bahçelerinde elma toplama işleriyle mi meşgullermiş bilinmez.
Benim …