Ana içeriğe atla

Yoksa bankada biraz dolarınız mı var?

 
 
 
Siyasî sol ve sağ kavramlarıyla o dönem amatörce ve yüzeysel olarak da olsa  Kabataş Erkek Lisesi’nde tanıştım. O yıllarda ergen aklımla çok merak ettiğim ve kafa yorduğum şeylerden birisi, askerlerin ve polislerin Türkiye’de niçin sağcı olarak bilindiğiydi. Ve aslında  ezici çoğunluğunun niçin öyle olduğuydu.
Ya da tersten sorayım :  sosyalist devrimci bir polis ya da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin  Marxist bir mensubuyla niçin çok karşılaşılmazdı? [1]
 
Akademik derinlikli,  doktriner ve “literatür destekli”  bilimsel temelleriyle ne olduklarını anlayabilmem için aradan uzun yıllar geçmesi gerekti ki, o ayrı bir mevzu.
 
Bu soruların teolojik-felsefî-beşerî-içtimaî-askerî-iktisadî ve nihâyet siyasî çözümlemelerini başka bir yazımızda  detaylandırmak üzere, bugünlük bir tarafa koyalım. Ama yukarıdaki sorunun cevabı aslında net : mülkiyet ya da kapitalizm.
 
Bu sene, Karl Marx’ın  meşhur Komünist Manifesto’yu ( The Communiste Manifesto)  neşredişinin 170’nci yılı.  Ve  170 yıldır yâni 1848 senesinden beri milyonlarca insan özünde hep “şu temel” ekseninde can verdi: mülkiyet !  
 
Kimi düşünürlere göre hiçbir şey, kimilerine göre her  şeydi mülkiyet.
 
Meselâ mülkiyet hakkı üzerinde  önemle duran Proudhon  “mülkiyet hırsızlıktır”  ( la propriété, c’est le vol)  -[ lâ poğpğiete selâ  voöl  okunur ] tanımlaması ile ün yaptı.[2]
 
Ancak mülkiyet konusu  o kadar ciddî ve hayatî bir konuydu ki; bir Amerikan başkanın dünya tarihinde  bu kadar hayâsızca ve açıkça Türk Lirası’nı ilk kez hedef alıp ekonomik savaş ilân ettiği bir dönemde bile halkımıza,  Banka hesaplarındaki mevduatlara  el konulacağı  endişesi ve tereddüdünü yaşattı.
 
Birincisi, bu endişe yersiz ve gereksizdir. Anayasanın 35.maddesiyle mülkiyet hakkı teminat altına alınmıştır.
İkincisi, bu söylemler, yeminli siyasal iktidar düşmanları ve kim olduklarını artık kundaktaki bebeklerin bile bildiği malûm çevrelerin  pompalamasıyla oluşturulmuş  sunî söylemlerdir.  Halkta  korku yaratmaya yönelik, muayyen çevrelerce sistematik olarak masa başında oluşturulmuş  kaos projelerinin hayata geçirilmesidir.
 
Üçüncüsü, Türkiye’de sosyalist bir devrim gerçekleşmedikçe ve daha sonrasında da “tarihsel maddecilik kuramı” nın tanımı (historical materialism) gereği süreç komünist bir düzene evrilmedikçe böyle bir durum söz konusu değildir.  (-ki böyle bir şey, uzak ya da yakın gelecekte ütopya bile sayılamayacak kadar Türkiye gerçekleriyle bağdaşmaz.)
 
Beğensek de beğenmesek de, âdil olduğuna inansak da inanmasak da, mülkiyet ve özel mülkiyet kavramı kapitalizmin, Türkiye’nin ve dünya hayatının bir gerçeğidir. Eşyanın tabiatına, hayatın matematiğine uygun düşendir. Vicdansız ve kahpece uygulamalar, sistemi acımasızca uygulayanlar, bu denklemin rasyonelliğine hâlel getirmez.
 
Bir zamanlar şu cümleleri sarf etmiş bir polis memurunu hiç unutmuyorum.
Çünkü aslında kendisi, hayatın gerçekliğini tüm çıplaklığıyla anlatıyordu :
 
 
“Ekip arabası devriye hâlindeyken, caddede birbiriyle ölümüne kavga eden iki kişi görse  görmezden gelebilir ama bir vatandaşın parasını çalan bir kapkaççıyı görse ya da bir dolandırıcıyı fark etse peşini asla bırakmaz”…
 
Sabrın sonu ile


[1] 27 Mayıs 1960 askerî darbesinde sol,  12 Mart 1971 muhtırasında sağ elin parmağı oluşu;  ayrıca 12 Eylül 1980 öncesi dönemdeki polis dernekleri olan,  solcu Pol-Der ve sağcı Pol-Bir konuları  tarafımca hipotetik olarak  ihmâl edilmiştir.
 
[2]Ekonominin Temelleri, Prof.Dr.Besim Üstünel, Alfa Yayınları 1991, sf.35
 
 
Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ERKEKLERİN KADIN ZAFİYETİ VE ANNE OĞUL İLİŞKİSİ ( II )

Bir önceki yazımızda, annelerin oğullarına düşkünlüğünün sebeplerini araştırmıştık. En önemlisi ; aynı düşkünlüğün babalar ile kızları arasında neden olmadığı üzerinde durmuştuk.
Altını önemle çizmekte fayda var.
Elbette ki amacımız, babaların kızlarına düşkün olmadığı gibi saçma bir düşünceyi savunmak değildir. Hattâ bu görüşümüzü de şu ifadelerimizle vurgulamıştık :

Ve kim bilir belki de, kızına, bir annenin oğluna duyduğu bağlılıktan daha yüksek şiddette bağlı olan babalar da vardır…
Zaten okurlarımızdan gelen yorumlarda bir nokta özellikle vurgulanmıştı.

O nokta şuydu : babalar da kızlarına çok düşkündür ancak belli etmekten çekinebilirler.
Bu görüşe katılıyoruz.
Ancak bizim vurgulamak istediğimiz bu gerçekliğin dışındaki başka bir husustur.
Söylemek istediğimiz, annelerin oğullarına olan düşkünlüğünün sıklığının ve derecesinin, babaların kızlarına olan düşkünlüğünün sıklığından ve derecesinden fazla olduğudur.
Birbirinin muadili (dengi) bir düşkünlük değildir bu düşkünlük.
Dikkat ediniz,…

DAMAR ÇATLAMASI VE OLASI SONUÇLARI

Ortalama bir insan bedenindeki kılcal damarların toplam uzunluğu 40 bin kilometre civarındadır. Tam da ekvatorun çevresinin uzunluğuna eşit. 
‘Her insan ayrı bir dünya’ sözüne ne kadar da denk düşüyor bu sayısal tevâfuk. 
Yani vücudumuzun her yerinde kılcal damarlar var dersek, mübâlağa etmemiş oluruz. 
Sadece kılcal da değil. Bunun toplardamarı var, atardamarı var. Kirli kanı taşıyanı var, temiz kanı taşıyanı var. 
Hepsinin yanında tıp kitaplarında adı geçmeyen bir de ar damarı var. 
Bilimsel ve akademik tıp ne kadar terakkiperver bir seyir izlerse izlesin, ar damarının insan bünyesindeki yeri tam olarak tespit edilememiştir. 
Hoş bunu tespit etmek için hassaten bir çaba gösterildiği de söylenemez ya. 
İnsan vücudunda bulunan toplar, atar ya da kılcal damarlarda görülen marazi bir durum, sözgelimi bir damar çatlağı, üzerinde taşındığı bünyeyi hastalığa dûçâr eder.
Tedavi edilmezse, hastalık sahibine ciddi zararlar getirebilir. Ancak önemlidir ki; insan vücudundaki yaşamsal da…

NARGİLEYE SON...

Beş yıl önce her şey güzel başlamıştı. Eve getirdi ve dedi ki; artık tophanelerde sürünmemize gerek yok...
Nargile içelim güzelleşelim demiştik.
Bizim bağlılığımızda işte böyle tutkuyla olurdu.
Beş yıldır hemen hemen her gün beraberdik çünkü o tütün, ateş ve kömürle...

Keyifte, üzüntüde...
Klavyenin her tuşuna dokunduğumda, erkanda da o meşhur ve yoğun dumanları tüterdi...
Artık zaman dolmuştu.
Bırakmalıydım nargileyi...
İçilirdi elbet ama her gün de olmazdı ki...
Sabah işe gitmeden önce, ya da akşam yatmadan önce...
Muhtemelen vücut alması gereken zararı bu beş yıl içinde almıştır...
Ama bundan sonrası için buna fırsat vermeyeceğim...
Duyardım ya, nargile sigaradan zararlı diye. Ama işime gelmez kulak tıkardım.
Artık tıkamayacağım.
Bir dostumu da böyle kaybettim.
Yıllar önce onun küçük kardeşi sigaraya veda ettiğim ve bir daha hiç aramadığım gibi.
Belki nargileyi hayatımdan çıkarmadım ama hergün değilse de en azından haftada ya da onbeş de bir içeceğim.
Son bir kare görüntü ve...
Selâmetle...